…Büyüdüğümde doktor olmamı isteyen ailemin karşısına dikilip fotoğrafçı olmak istediğimi söylediğimde beni ciddiye almışlarsa, bunun tek nedeni, bizim ülkede Ara Güler gibi başarılı bir fotoğrafçının var olmasıydı. Düşünsenize, şarkıcı olmak isteseydim akıllarına, Televole’de kameraya şuh hareketler yapan popçu genç kadınlar gelecekti ve hayalimi belki de çok uzun bir süre ciddiye almayacaklardı. Yolum çok daha zorlaşacak, bir duvardan diğer duvara savrularak hayalimi gerçekleştirmeye çabalayacaktım. Benim için asıl zorluk, ikna aşamasından sonra başladı; Ara Güler gibi başarılı bir fotoğrafçı olabilecek miydim? Bunun için hâlâ yolun çok başındayım, çoğu zaman ciğerimi ortaya koyarak çabaladığım bugünler geçtiğinde, umarım o gelecek olan gelecekte, bir gün bu satırları açıp okurken yüzümde gururlu bir mutluluk belirir…


Dergi ofisinden heyecanla çıktık, hızlıca yürürken konuşmaya başladık: “Ya sağlığı pek iyi değilse bugün?”, ”Ya sinirli bir gününe denk gelirsek?”, “Fotoğrafçılıkla ilgili sorduğum bir soru ona komik gelir de ya kızarsa?!” Dergimizdeki yazar arkadaşım Rafi Atam gülümseyerek sakinleştirdi beni, “Sen sakinliğini ve samimiyetini koru, eminim seni sevecektir.” Üstadım Ara Güler ile röportaj yapmayı hiç planlamamışım meğer bugüne dek, ta ki Rafi bir gün ofiste aklıma düşürene dek. Sadece aklıma düşürmekle kalmadı, sağ olsun bütün iletişimi o sağladı, soruları birlikte düzenledik. Röportaj sabahı ofiste bir yandan Rafi’ye minnetle teşekkür ederken aldı yanına çantasını beraber koyulduk yola, geçtik Ara Güler’in karşısına. Sakince gülümsedik ve bunca yıl ‘huysuz fotoğrafçı’ yaftasıyla gözümüzü korkuttukları Ara Güler ile bazen karşılıklı kahkaha atarak bazen hüzünlenerek ya da bir öğretmen-öğrenci diyalogu gibi içimize sinerek tamamladık röportajı. Deşifre yaparken hiç de huysuz olmayan Ara Güler’in yanıtlarını onun sesiyle okumanızı istediğimizden cümleleri, grameri çok didiklemedik. Ne konuştuysak, şimdi sizlerle…

-Benimle röportaj yapacak olan sen misin?
-Evet, benim hocam…
-E ben erkek biri soracak soruları zannettim ulan!
-Kusura bakmayın hocam, ben sorularıma başlayayım hazır yakalamışken sizi.
-Sor bakalım!

Fotoğraf: Yusuf Ozan Kopçuk

Öncelikle Ara Güler Müzesi’ni merak ediyorum, ne zaman açılacak?

Ne açılması, önce burası yıkılacak (Ara Cafe’nin çevresindeki birkaç binayı gösteriyor) sonra müze yapılacak. Doğuş tarafından yapılacak. İki müdürü var biri Doğuş’tan, diğeri de ben. Tarih marih belirlemedik. Leica’nın galerisiyle ilgileniyorum zaten bir yandan. Burayı da müze yapacağız.

Leica Galeri’de sergiler oluyor, açılışlara gidiyorsunuz. Sergilenen fotoğrafları nasıl buluyorsunuz?

Gidiyoruz açılışlara, görüyoruz sergilenen fotoğrafları işte.

Hocam bir fotoğrafın siyah beyaz olması gerektiğine nasıl karar veriyorsunuz? Eskiden renkli filmler çıktığında, analog kameranızı kullanırken, o an elinizdeki film nasılsa onu mu değerlendiriyordunuz?

Makinene, hangi film varsa onu takarsın, öyle çekersin fotoğrafları. Umumiyetle renkli çalışıyoruz çünkü renkliden siyah-beyaza geçebilirsin ama siyah beyazdan renkli yapamazsın.

Peki nasıl karar veriyorsunuz siyah-beyaz ya da renkli fotoğraf olması gerektiğine?

Karar vermiyorum ki o an hangi film varsa onu kullanıyorum ama yanında birkaç makine taşıyan fotoğrafçılar var. Bunun için de asistan olması gerekir çünkü makineler çok ağır. Bir tanesini bile zor taşıyor insan.

Ama artık dijital makineler kullanıyorsunuz diye duydum ben?

Bir sürü makinem var, sadece bir tanesinden bahsedemem. Sanat dergilerinde çalışacaksan, bir obje çekeceksen bunları Sinar* gibi makinelerle çekersin, öteki makinelerin de olması lazım benim gibi fotoğraf çekeceksen. Yoksa alır eline bir makineyi herifin teki, çıkar sokakta çeker orayı burayı sonra da bir şey ifade etmez o fotoğraflar. Ondan sonra da utanmadan ‘Ben de fotoğrafçıyım’ diyorlar. Has*ktir oradan derler adama.

(*Sinar: İsviçre menşeli 4×5 large format fotoğraf makinesi üreticisi)

Sizden sonra Türkiye’den Magnum fotoğrafçısı hiç çıkmadı, sizce neden?

Çıkmaz, niye çıksın. Magnum öyle sıradan bir ajans değil ki.

Çok mu çalışmak gerekiyor peki Magnum’a kabul edilebilmek için?

Hiçbir zaman çok çalışmak yetmez orada fotoğrafçı olabilmek için. Etrafta söyleyenler var, Magnum fotoğrafçısı olmak istediklerini ama onlar lafını konuşuyorlar sadece, anladın mı? Magnum fotoğrafçısı olmak bir prestijdir.

O ajansta olduğunuz için iyi para kazanmadınız mı peki?

Çok satanlardan biri olduğum halde Magnum’dan çok para kazandığımı sanmıyorum. Çünkü kazandığımız paralar aylıklara gidiyor, yalnızca Paris bürosunda bile elli kişi çalışıyor. New York’u, Japonya’sı, Hindistan’ı, bilmem nesi var bunun. E hepsinde elli kişi çalışsa!? Bu Hindistan da acayip ülkedir. Mesela düşün şimdi Marlyn Monroe çok tanınmış bir aktristir değil mi? Kaç kişi seyreder Amerika’da onun filmini? Bütün Amerika gitse filme, iki yüz elli milyon eder. Ulan Hindistan’da dokuz yüz milyon kişi var, fiyuuv! S*çar ağzına bırakırlar bütün o bildiğimiz film sektörünü. Heriflerin afişleri var abi, bina kadar! O kadar afiş yapıyorlar, büyük para, büyük kapital dönmekte orada, düşündüğün gibi değil. Değişik bir yer orası çünkü çok fakiri de var çok zengini de.. Dünyada en zengin adamlar oradadır. Adamın fili var, ordusu var evladım. (kahkaha atıyor)


Hazır konu Magnum Fotoğraf Ajansı*’ ndan açılmışken bu röportajı gerçekleştirdikten hemen sonra aldığımız haberle; Magnum’a ülkemizden ilk defa üye aday olarak kabul edilen Fotoğraf Sanatçısı & Foto Muhabir Emin Özmen’e bu güzel haber karşısında ne hissettiğini sordum.

Emin Özmen
Fotoğraf Sanatçısı & Foto Muhabir

http://www.eminozmen.com/

“Magnum; kurulduğu günden bugüne 70 yılı geride bırakmış bir ajans. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Dünya’da yaşanan önemli birçok olayın görsel bir arşivi. Tarihi ve fotoğrafı Magnum fotoğrafçılarının kaydettiği anlarla/tanıklıklarla öğrendim diyebilirim. Bir gün Magnum’a katılmak, evet belki bunu hayal etmişimdir, ancak bunu bir hedef haline getirmedim hiçbir zaman, böyle bir çabam olmadı. Ve bu çaba ile gerçekleşen bir süreç değil zaten -davet edilmeniz gerekiyor. Türkiye’ den bu daveti alan ilk fotoğrafçı olmak benim için çok büyük onur ve mutluluk. Yaşadığımız coğrafya önemli bir sürecin içinden geçiyor. Benim gayem yaşanan gelişmeleri olabildiğince yakın takip edebilmek oldu her zaman. İsimleri ve işleri çok kıymetli, saygı duyduğum birçok fotoğrafçının yer aldığı bir aile Magnum. Ve ben henüz 32 yaşındayım, fotoğrafımın halen gelişmekte olduğunun farkındayım, önümüzdeki süreçte onların tecrübelerinden öğreneceğim çok şey olacak. Fotoğrafımı daha iyi bir noktaya getireceğimden, daha derin ve etkili işler yapacağımdan eminim. Bu işlerle Magnum’a da katkı sunacağımdan şüphem yok. Ara Güler öncelikle İstanbul için belgelediği anlar ile her zaman minnettar olduğumuz bir insan. Bir daha asla geri getirilemeyecek bir dönemi muhteşem bir görsel titizlik ile belgelemiş tarihçi, sanatçı, foto-muhabiri. Ara Güler gibi bir insana bu ülkede sahip olmak sanırım gerçekten şanstı bizim için. Döneminin birçok önemli ismi ile tanışıp fotoğraflamış bir şahsiyet ayrıca. Bu anlamda yaptığı çalışmalar dünya insanları olarak hepimiz için miras denilebilir.”

(*Magnum Fotoğraf Ajansı: Magnum ajansı, 1947 yılında Robert Capa, Henri Cartier-Bresson, George Rodger, David Seymour ile bir Life fotoğrafçısı olan William Vandivert, Rita Vandivert ile Maria Eisner tarafından kurulmuştur. Magnum, uluslararası alanda serbest çalışan fotoğrafçıları bir araya getiren kooperatif nitelikte ilk ajanstır. Kuruluşundan bu yana 50 yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına karşın, hâlâ dünyanın en saygın ajanslarından biri olarak değerlendirilen ve tarihi boyunca efsanevi fotoğrafçıları bir araya getiren Magnum, elitist yapısını bugün de korumaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrası TV öncesi dünyasının görüntü açlığını kapatmaya yönelik olarak kurulan Magnum, kuruluş biçimi, kurucularının kimlikleri ve dünya olaylarına tanıklıktaki ustalıkları ve daha sonra ajansa katılan fotoğrafçıların da katkılarıyla bugün de özel konumunu korumaktadır.)

Kaynak için tıklayınız*


Hocam her yerde sizin fotoğraf baskılarınızı görüyoruz, kalitelisi de var kalitesiz baskısı da var. Sizin haberiniz var mı hepsinden? Sizden izin alıp, size telif ödemeleri lazım çünkü…

Görmüyorum bile ben onları.

Kızmıyor musunuz bu duruma?

Onunla uğraşamam, vaktim yok benim o kadar. Anladın?

O zaman İstanbul’u sorayım size. Sürekli değişiyor bu şehir, sizin gençliğinizden bugüne bambaşka bir şehre dönüştü. Hâlâ seviyor musunuz İstanbul’u?

Doğduğum şehir burası, tabii ki seviyorum. Ben en güzel zamanına denk geldim tabii.

Siz İran’a da gitmiştiniz değil mi?

Elbette gittim. Pehlevi’nin misafiri olarak gittim. Sarayında kaldım.

Fransa’da Kodachrome bir belgesel çekmiştiniz. O da sergilenecek mi müzede?

Müzenin içinde olabilir, dört yüz metrekare olduğu için yer bulunur ona da.

Sizi de birçok belgeselde anlatıyorlar, çekimler yapıyorlar. İzliyor musunuz sonradan o belgeselleri?

Yok yahu. Geliyorlar, çekiyorlar; telif, bilmem ne bile sormadan gidiyorlar sonra da.

Çok merak ettiğim bir şey var, affınıza sığınarak soracağım; eğer gençliğinizde yeteri kadar para kazanmamış olsaydınız fotoğrafçılığa devam eder miydiniz?

Benim para kazanmaya ihtiyacım yoktu. Babam Galatasaray’da eczane sahibiydi. Kırk adam çalışırdı yanında, bir maaşı da bana bağlamıştı.

Yani rahmetli babanız size maddi destek sağladığı için mi mesleğinizi daha rahat yaptınız?

Tabii ki. Fotoğrafçılık böyle ama. Magnum’daki fotoğrafçıların hepsi zengin fotoğrafçı. Fakirden fotoğrafçı olmaz. Çünkü eser kafasına,  tak! Afrika’ya fotoğraf çekmeye gidebilmeli bir fotoğrafçı. Anasından, babasından alır ya da bir yatırımından cebinde parası olur da fotoğrafçılık yapabilir ancak bir insan. Az önce anlattığım gibi mesela, Magnum’dan çok para gelmez çünkü satılsa da fotoğrafların, çalışanların aylıklarına gider o paralar. Yani orada çalışınca zengin olmaz fotoğrafçılar, zaten zenginlerdir. Prestiji var diye orada olmak ister insanlar, para kazanmak için değil. Ben onlara ilk çalışmaya başladığımda Türkiye’de bir harabe yeri çekmeye gönderdiler beni, karşılığında da otuz dolar vermişlerdi. O zaman anladım ben de oradan para değil çok büyük prestij kazanıldığını.

“ŞİMDİ SERSERİ SERSERİ DOLAŞIYORUM…”

Rahmetli eşiniz Suna Hanım’ı merak ediyorum. Size işinizde başarılı olmanız için destek oluyor muydu?

Sen Suna Hanım’ın dedesinin kim olduğunu bilir misin? Dedesi Ağaoğlu Ahmet Bey idi. Atatürk’ün dostlarından biri. Türkiye’nin en büyük matbaasının, en büyük gazetesinin sahibinin kızıyla evliydim ben. Tabii ki destek oldu işimde bana.

Sadece iş konusunda değil, sizin meslekte olan birini evde idare etmek, yardımcı olmak gerekir. Sürekli yolculuklardasınız, çok çalışıyorsunuz… Yokluğunu hissediyorsunuzdur, değil mi?

Tabii özlüyorum. Şimdi serseri serseri dolaşıyorum işte…

“CHARLIE CHAPLIN, AMERİKA’DAN BÜYÜKTÜR!”

RAFİ ATAM: Charlie Chaplin’in fotoğraflarını çekmek için uğraşmıştınız ama istememişti. Kızıyor musunuz hâlâ aklınıza gelince?

Kızmam ki! Herif dünyanın en cevval adamıydı, tık tık tık tık her yere koşuyordu, herkes hayrandı. Ben ona yetiştiğim zaman yaşlanmıştı, felçliydi. Öyle görünmek istemiyordu. Bana dedi ki: “Ne istersen konuşalım, sor ama fotoğrafımı çekme.” Evinin kapısında üç gün arabada bekledim, İsviçre’deydi evi o zaman. Amerika bunu o zaman atmıştı ülkeden. Yahudi olduğu için zengindi, İsviçre’ye gidip çiftlik satın almıştı kendisine. Öyle cevval adamdı ki Amerika’nın kapitalist sistemine karşı çektiği filmlerden dolayı ülkeden attılar onu. Charlie Chaplin komünistti. Amerika onu tutmasa ne olur ki?! Şarlo kim, Amerika kim!? Charlie Chaplin, Amerika’dan büyüktür! Charlie Chaplin’in Amerika’ya ihtiyacı yok ki, Amerika’nın Charlie Chaplin’e ihtiyacı var.

RAFİ ATAM: Kumkapı’daki balıkçıları siz fotoğrafladınız, sonra yıkıldı orası?

Türkiye’nin çok büyük tarihini taşıyan iki tane yer vardı; Kazlıçeşme dericiler arsaları ve Kumkapı Balıkçıları. Kumkapı Balıkçıları’nda her milletten adam vardı. Orada çektiğim fotoğraflardaki eski tertip gemilerin etrafında gördüğünüz insanlar goygoycudur. Goygoycu demek toplayan demektir. Bunlar toplarlar, hisselerini alırlar. Genelde Karadenizli’dir. Büyük patronlar, gemilerin sahipleri ise Ermeni’ydi. Mesela lüfer avı yapacaksın, o ağlar için milyonlar, dolarlar ödenirdi. Hangi kapitalist çıkarıp verebilirdi ki bir ağ için o kadar para? Oradaki gemi sahipleri veriyordu. Çok değerli bir tarih taşıyordu orası, yıkılmaması gerekiyordu.

Siz sıcak bölgelerde de foto muhabirlik yaptınız. Bildiğim kadarıyla  dört tane savaşa gittiniz fotoğraf çekmek için. Siz hep fotoğrafçıların savaşlardan etkilenmemesi gerektiğini, duygularıyla değil aklını kullanarak fotoğraf çekmesi gerektiğini söylüyorsunuz. O  savaşlarda siz hiç duygusal olarak etkilenmediniz mi? Ya da o gördüğünüz görüntüleri unutamadığınız oldu mu?

Oldu tabii ya! Yanımda adamlar vuruldu o kadar. Ben de yaşıyorsam tesadüftür. Kurşun gelmedi bana tesadüfen. Bir yerde bir bomba patlarsa gazeteci oraya gider, fotoğrafçı evine kaçar. Anladın mı?

Anlıyorum. Peki size güvenlik sağlıyorlar mıydı?

Yok ulan, kim kimin umurunda bu hayatta.

Kadın fotoğrafçılar, erkek fotoğrafçılar kadar başarılı olabilir mi sizce?

Başarılı olur tabii ya. Mesela Margaret Bourke-White, beni de çekmişti.

Kadın fotoğrafçıların bakış açıları daha değişik oluyor mu peki?

Yok canım, aynı şeyi yapıyoruz hepimiz.

Çocuğunuz olsaydı, fotoğrafçı olmak isteseydi izin verir miydiniz?

E olsun pezevenk ne yapayım yani!

Tiyatrocu olmak istiyormuşsunuz eskiden, doğru mu duydum?

Sinemacı olmak istiyordum ben, dokuz tane piyes yazdım. Bunların bir kısmı oynandı. Tiyatroda aktörlüğe değil, rejisörlüğe çalıştım ben. O sinemalardaki, tiyatrolardaki birinci plan, ikinci plan gibi bilgilerin bana çok yardımı oldu fotoğraf çekerken. Daha bunları bilmez bu pezevenkler de ben de fotoğraf çekerim diye ortaya çıkarlar.

RAFİ ATAM: Öykü kitaplarınız da var sizin…

Evet hikâye yazıyordum ben.

RAFİ ATAM: O hikâyelerinizden birinde babanızla ilgili hatıranızı yazmıştınız. Birkaç yerde anlattınız ama bilmeyenler olur belki, bize de anlatır mısınız?

Anlatayım tabii. Babam bir gün bana “Dünyayı geziyorsun ama bir gün olsun beni köyüme götürmedin.” deyince, atladık yola çıktık Şebinkarahisar’a doğru. Evini aradık, yıkılmış bulamadık. Kiliseyi aradık, yıkılmış onu da bulamadık. Tarla olmuş hepsi şimdi. Bir tane üç gözlü çeşme varmış, babamın hep yüzünü yıkadığı. Onu bulduk, gittik babam yüzünü yıkadı yine. Evinin olduğu yerdeki harmanlığa gitmek istedi, annesi onu dövene koyar öyle taşırmış. Köylüler de yanımızdaydı, babam dövene bindi onu taşıdılar, ben de fotoğraflarını çektim hemen. Baktım babam ağlıyor, çocukluğunu hatırlamış. Dönüş yoluna çıktık, ilerledik neredeyse yüz kilometre. Babamın aklına yemişler geldi, çocukken mektebe gittiğinde annesi ona oranın meşhur karayemişlerinden verirmiş. Babam geri dönmek istedi, dedim ki: “O kadar yol geldik, geri dönemeyiz.” Dört ay sonra babam öldü, cenaze günü kapı çaldı, baktım köylüler gelmiş babamı soruyorlar, dedim, “Dacat Güler öldü ne için ararsınız onu?”, “Karayemiş getirdik ona” dediler, kalktık cenazaye gittik bir sandık karayemişle. Gittik Şişli Mezarlığı’na, cenazeyi açtılar ben de karayemişleri döktüm oraya. Diğer dünyaya karayemişlerle gönderdik babamı…

RAFİ ATAM: Peki Picasso’nun fotoğraflarını çekmeye gittiğinizde yaşadığınız bir hikâye vardı, onu da anlatır mısınız?

Skira Yayınevi vardı o zamanlar, patronu da arkadaşımdı. Picasso’nun kitabını basacaklardı. Fotoğrafını çekmek için yolladılar beni, gittim evine, üç gün o evde kaldım. Çektim fotoğraflarını, o da benim resmimi yaptı. Kağıt da yoktu yanımda, kütüphanesinden bir kitap çıkardım ona çizdi resmimi. Baktım kitap antika, yırtmadım sayfayı. Evde duruyor işte.

RAFİ ATAM: Yine okuyucularımız için, belki duymamışlardır bugüne dek; siz bir barajı çekmeye gittiğinizde yolu kaybedip antik bir kent keşfetmiştiniz, bunu da anlatmanızı rica etsem?

Her yerde anlattım bunu. Adnan Menderes’in açılışını yapacağı Aydın’ın Geyre beldesinde bir baraj yapılmıştı. Gönderdiler şoförü bana, kalktım gittim fotoğrafını çekmeye barajın. Yolda kaybolduk giderken, şoför kaybolduk deyince bir köy gördüm, orada kalalım dedim gece olmuştu çünkü, yol çok karanlıktı. Gittik köye, bir kahve var sadece, gaz lambaları yanıyor içeride, elektrik de yok. Baktım içeriye, köylüler masa kullanmıyor büyük taşların üstünde domino oynuyorlar. Bir baktım o taşlar hep sütun parçaları. Sabah aydınlandı hava, bir baktım köyde her yer sütun. Başladım fotoğraflarını çekmeye, Afrodisias olduğunu farkettim oranın. O antik kenti ben kurtardım. Aldım fotoğraflarını Times’a yolladım, bastılar. Taşları kurtardım ben. Ben görmesem domino oynamaya devam edeceklerdi sütunların üstünde.


Röportajımızı gerçekleştirdikten hemen sonra çıkan bir haberde öğrendik ki; Afrodisias Arkeolojik Alanı UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girdi.

“Polonya’nın Krakow şehrinde gerçekleştirilen UNESCO 41. Dünya Miras Komitesi toplantısında, Aydın’ın Karacasu ilçesindeki Afrodisias Arkeolojik Alanı’nın UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne kaydedilmesine karar verildi. UNESCO Türkiye’nin sitesinde, Aphrodisias Antik Kenti’nin ‘Yunan-Roma dönemi mimari ve kent özelliklerini çok iyi yansıtan bir yerleşim yeri’ olduğu belirtiliyor. Kentteki Afrodit Tapınağı milattan önce 3. yüz yıla, kentin kendisi ise bir yüz yıl sonraya dayanıyor. Bölge, Afrodisias Arkeolojik Kenti ve kentin kuzeyindeki mermer ocaklarından oluşuyor. Zenginliği ise mermer ocaklarından geliyor. UNESCO Türkiye’nin sitesinde kentin özelliklerinden en önemlisinin varlık alanı içinde bulunan ocaklardan çıkartılan mermerden yerel okullarca işlenen heykeltıraşlık eserlerinin yayıldığı Akdeniz havzasında bıraktığı derin kültürel etki olduğu kaydediliyor”

Kaynak için tıklayınız*


Küçükken Atatürk’ü görmüşsünüz,doğru mu?

Evet gördüm, Florya Köşkü’nün yanındaki halk plajının üstünde evimiz vardı. Atatürk de oradaki plaja gelirdi bazı zamanlar, çizgili mayosu vardı, görürdüm hep. Bir sandalı vardı, kesik bir sandal, o sandalın arkasına takılıp yüzen veletler vardı. Biri de bendim o veletlerin.

RAFİ ATAM: Şiir sevdiğinizi duydum. Mesela hangi şairleri çok seviyorsunuz?

Çoğu benim arkadaşım. Orhan Veli’den tut, Zahrad’a kadar. Zahrad da çok büyük şairdir. Ama bugün çok hatırlanmıyor, hatırlanması lazım. O kedileri çok severdi, bizim burada da üç tane kedi var, saksıda oturuyorlar bazen, bazen de yavrularıyla buralarda gezer pezevenkler. Buraya gelen herkes onları okşuyor, dünyada en çok sevilen hayvan kedilerdir.

Caz müzik seviyor musunuz hâlâ?

Severim de eskiden çok dinlerdim, bizim zamanımızda çok vardı caz müzik.

Fotoğraf gelecekte de aynı değeri taşıyacak mı hocam?

Muhakkak taşıyacaktır, çünkü fotoğraf makinesi, sadece fotoğraf makinesi olarak kalmamıştır. Bir alettir ki geçmişi ileriye taşır. Bunu farkında değil aptallar. Anladın mı? Ben sana fotoğraf çekerek oturduğun yerde dünyanın bir tarafını takdim ediyorum. Var mı böyle değerli bir meslek?!

Biz sizin belgesel ve portre fotoğraflarınızı biliyoruz ama merak ediyorum, moda çekimleri de yaptınız mı eskiden?

Yaptım yaptım. Ama sonra başka bir alanla uğraştım, nasıl olsa paraya ihtiyacım yok.

Siz dünyanın çok değerli ünlülerinin portrelerini çektiniz ve siz de onlar kadar değerli bir sanatçı oldunuz. Bunu gençliğinizde fark etmiş miydiniz?

Tabii tabii! Onlar gibi olacağım diye hiç dert etmedim ama. Kendiliğinden oldu.

İyi ki olmuş hocam!

Olsa da olurdu, olmasa da…