Yazar: Galip Uyar

“Yazmak, hep daha fazlasını ve daha iyisini yazmak… Bir yerlerde unutulmuş hikâyeleri, yazılmamış hayatları
yazmak… Ama öznesi olmayan cümlelerle değil.” Yazarlık denemelerine giriştiği gün, yazar ünvanlı bir sosyal medya hesabı açtı, sayfanın en güzel yerine yukardaki cümleleri yerleştirdi. Tutkuyla bağlandı yazıya. Fazla değil beş yıl sonunda kitapları basıldı. Gazetelerde, dergilerde, internet sitelerinde yazıları yayımlanmaya başladı. Gönderdiği yazılar genelde kabul gördü. Yüreklendi acemi yazar. Yayımlanmış kitaplarından daha fazlası basılmayı bekliyor, dert etmiyordu. Nasıl olsa gün gelecek onlar da basılacaktı. Önemli olan yenilerini yazmaktı; o da öyle yapıyordu zaten. Bir gece fark etti ki yazdığı tüm cümlelerde özne kendisi. Yazarlığıyla hesaplaşmaya başladı. “Bir hukukçu aynı davada hem hakim hem savcı hem de avukat olamaz. Yazar, yazdıklarının öznesi hiç olamaz. Edebiyatın nesnesi kitaptır, dergidir, yeri gelir gazetedir. Yazdıklarının avukatıdır yazar; eleştirmenler savcı, okurlar ise yargıç… Duruşmalarda ilk söz her zaman iddia makamınındır. Savunmanın sırası sonrası gelir.
İki tarafı dinledikten sonra hüküm açıklanır.” Yaptığı benzetmeyi kâğıda döktü.

Yazı masasının başından kalktı, mutfağa gidip bir sigara yaktı, sadece iki nefes çekti, aceleyle söndürdü sigarasını. Kalktığı masaya oturdu. Son cümlelerini yazdı: Yazı yazmak başka, yazarlık başka, öykücülük bambaşka… Bilgisayarındaki öykü, roman, deneme velhasıl edebiyata dair ne varsa hepsini sildi. Gazete ve dergilere göndereceği yazılar kaldı yalnızca.

***

Güya kalemi bırakmıştı ama deli gibi yazmak istiyordu. “Yazmazsan çıldırırsın.” diyordu içindeki ses. “Kimse için yazmıyorsun; kendin için yazıyorsun sen.” Buna rağmen inatlaşıyor, yazmıyordu. Yazıyı terk ettikten sonra bir haller oldu ona, geçmişiyle hesap görmeye başladı. Geçmişin kimlikleriyle başı beladaydı. Her biri ayrı telden çalışıyor, farklı hesapları ortaya çıkarıyor, tahsil edilmemiş alacak senetlerini önüne koyuyordu. Alacaklı çok, borçlu tek. Hepsi birinci alacaklı olmanın peşinde. Bağırış çağırıştan kimse kimsenin sesini duymuyor; nerdeyse yumruk yumruğa kavgaya tutuşacaklar. Üniversiteli solcu kimlik sesini yükseltti:

“Neden, birbirimizle kavga ediyoruz? Gün, güçlerimizi birleştirme günü; bizim aynı saflarda olmamız gerekiyor. Birleşirsek kazanırız!”

İlk yumruğu o atıyor. Ajitasyon tamam. Yumrukların ardı kesilecek gibi değil. Üniversiteli sevdalı kimlik, en etkili ve sert vuruşların sahibi. Attığı yumrukların sayısını o bile bilmiyor. Biraz yoğunluk, biraz da hıncını almanın etkisiyle durup soluklanıyor. Diğerleri henüz hınçlarını çıkaramamış ki, ortak düşmana tekme tokat girişmeye devam ediyorlar. Geçmişin sevdalısı durduruyor onları.

“Durun! Hepimize ayrı ayrı hesap versin. Bizi neden yok saydığını açıklasın.”

Diğerleri, ağız birliğiyle, “Kabul” diyorlar. Borçlu, konuşmaya  başlıyor.

“Dinleyin ey geçmişin kimlikleri diye karşıma çıkan zavallılar.”

Yavuz hırsız işbaşında. Alacaklılarını borçlu çıkarma peşinde. Geçmişin solcu kimliği anında tepki koyuyor:

“Dinlemeyin bu oportünist haini. Bu ve bunun gibiler her ortama, her koşula uymayı erdem sanan rezil yaratıklardır. Şimdi bize zavallı diyen bu hain, kendi aşağılık kimliğini aklamaya çalışan bir acizdir. Unutmayın! Hiçbir devrimci aciz değildir. Biz gücümüzü devrimin şanlı ilkelerinden alırız.”

Müthiş ajitasyon işe yarıyor, yumruklar konuşmaya başlıyor yine ve yeniden. Bu kez, üniversite mezunu kimlik durduruyor onları.

“Neden benim akademisyen olmama izin vermedin?”

“Ben değil, sistem izin vermedi. Bilimde biat olmaz, özgürlük olur. Bilim, özgür toprakların çocuğudur. Seni akademisyenliğe başlatsaydım; kişiliğinden, insanlığından çok şey kaybedecektin. En az yirmi-yirmi beş yılını çalacaklardı. Hem, son zamanlarda olanı biteni görmüyor musun? Akademisyenler nerede?”

Sabahtan beri ajitasyon üstüne ajitasyon çeken devrimci kimlik, sol yumruğunu havaya kaldırarak bağırıyor:

“Yaşasın bağımsız, özerk üniversite. YÖK’e hayır!”

Solcu kimlik konuşmaya devam ediyor:

“Bozuk saatin günde iki kez zamanı doğru göstermesi gibi, oportünistlerin de zaman zaman doğru çözümlemeleri vardır. Ülkemde üniversiteler zihniyet işgali altında. Bilim hak getire, bilim insanı desen ara ki bulasın.”

Akademisyenliği ukdesinde kalmış kişiliğe sesleniyor:

“Seni akademisyen yapmaması belki de hayatındaki en doğru iş. Geçmişiyle övünebileceği tek şeyi onun elinden alma!”

Böylece müttefikler ilk firesini veriyor. O saatten sonra gelen salvoları karşılaması oldukça kolay olacak. Sırayla sporcu, işletmeci, öğretmen kimlikler hesap  soruyorlar. Arada birkaç yumruk atmayı da ihmal etmiyorlar; fakat darbeler başlangıçtaki kadar sarsıcı değil. Kavga sona erecek gibi görünürken geçmişin işletmeci kimliği fitili yeniden ateşliyor:

“Ben alacağımdan vazgeçmem arkadaş. Onca kazancı bir kalemde silip atamam.”

“Hadi ordan! Sana tek kuruş borcum yok. Yanlış kapıyı çalmışsın sen.”

İkili arasındaki tartışma alevlenmek üzereyken, bir kadının güçlü ve gür sesi işitiliyor. Herkes sesin sahibine kulak kesiliyor. Alacaklılar bir ağızdan soruyorlar:

”Sen kimsin?”

Gizemli kadın, sevdalı kimliği işaret ederek konuşuyor:

“Ben, işte bu sevdalı kimliğin karşılığıyım. Şimdi hepiniz beni iyi dinleyin! Bu adamın hiçbirinize borcu yok! Eğer bir alacaklı varsa o da benim. İlk aşk benim adım. İlk olan her şey aslında hiç yaşanmamıştır. Tüm yaşam deneyimleri ilklerin, başlangıçların üstüne inşa edilir. Aşk da öyledir. Türlü türlü sevdalara tutulursunuz, bir sevdadan kurtulur, diğerine yakalanırsınız ama her seferinde o ilk aşkla, yani yaşanmamış olanla sevdalanırsınız. O hep vardır, bir yerlerdedir, beklenilendir onun adı. Bir şey beklediğinizi bilirsiniz, fakat neyi beklediğinizi bilmezsiniz.”

Herkes gibi olanı biteni sessizce izleyen adam, yere eğilmiş başını usulca kaldırıyor, kadının gözlerinin içine baka baka konuşuyor:

“Ben neyi beklediğimi biliyordum. Hasrete umut ektim öyle bekledim. Beklemek, düşünmek demektir. Durup düşünürsün, düşündükçe içlenirsin. Kıskanırsın hasretsiz sevdaları. Sevdalara yorumlar katarsın. Yakın olandan sevda olmaz, anlarsın. Uzak olana şiirler yazmak, sözcüklerin içinde seni aramak, dizelere gözyaşı düşürmek, her şeyi sevdaya yazmak, ısrarla ama en önemlisi arzuyla beklemek seni, ne güzel şey…”

Kadın ağlamaklı sesiyle geçmişin kimliklerine sesleniyor:

“Rahat bırakın bu adamı! Bırakın yazsın! Yapabildiği tek şey yazmak, başka bir şey gelmiyor elinden. Beğenseniz de beğenmeseniz de onu siz var etmişsiniz.”

Çıkıp gidiyor kadın, diğerleri onu takip ediyor. Adam kalemi eline alıyor…