Söyleşi: Burak Soyer

Ayrıntı Yayınları’nın 1000. kitabı olma özelliğini taşıyan, Ercan Kesal ve Enis Rıza tarafından hazırlanan Zamanın İzinde kitabı, Türkiye tarihinde yer etmiş olay, kişi ve anların bir belgeseli niteliğinde…


Toplumsal bellek takvimizin yaprak sayısının azlığı su götürmez bir gerçek. Bu topraklar üzerinde sadece hüznü değil, coşkuyu, sevinci de unutmaya hatta topyekûn imhaya kadar uzanan bir gerçekçilikle vaktimizi dolduruyoruz. Gözyaşlarıyla bezenen acılar, yüreklerden taşan coşkular hep bir “nokta” şeklinde hafızamızda yer ediniyor. Ancak o “nokta”ya vurgu yapan bir şeyle karşılaştığımızda hafızamız kendisini hatırlatıyor. Ayrıntı Yayınları’nın 1000. kitabı vesilesiyle hazırlanan Zamanın İzinde’ de bahsi geçen “nokta”ya parmak basıyor. Enis Rıza’nın 3 bin 500 fotoğraf arasından seçtiği, Ercan Kesal’ın da yazılarıyla yorumladığı 140 fotoğraf ve 70 yazıdan oluşan Zamanın İzinde, yüz yıllık bir süre parantezinde Türkiye’yi bir “insan” gibi masaya yatırarak toplumun hafızasında yer etmiş olaylardan, kişilerden, zamanlardan bir seçki sunuyor. Kitabın mimarlarından Ercan Kesal ile kitabın öyküsüyle birlikte kendisinin tüm eserlerinde sıkça vurguladığı “bellek” konusunu konuştuk.

Kişisel bir soruyla başlamak istiyorum. Sizin kitaplarınızı, filmlerinizi takip eden birçok kişiye “Böyle bir kitabı kim hazırlayabilir?” diye sorulsa düşünmeden sizin adınızı vereceğini düşünüyorum. Zira “bellek” konusuna her eserinizde vurgu yapıyorsunuz. Bellek sizin için neden bu kadar önemli?

Tüm yapıp ettiklerim, yazdıklarım, oynadığım, yarattığım karakterler, hepsi de belleğimden mülhemdir. İnsan deneyimlerinden başka nedir ki? Hepimiz, tırtılın dut yaprağıyla beslenip büyümesi gibi, üzerine tünediğimiz belleğimizi yiyerek büyüyoruz. Başımıza gelenleri biriktirerek harcıyor, yetişkin oluyoruz. Büyüyüp olgunlaşıp ölüyoruz sonra. Yazdıklarımın hepsi de belleğime dayanır. Bellek sadece bir hafıza değildir üstelik. Yaptıklarımız,
yapmadıklarımız, gereksizce yaptıklarımız, yapmayı hayal ettiklerimiz, yapabileceğimiz halde yapamadıklarımız yüzünden kurtulamadığımız suçluluk duyguları, keder, tüm bunların içimize bıraktığı tortu, hepsi belleğimizi, böylelikle vicdanımızı da oluşturuyor. Onsuz olmaz.

Türkiye’nin bellek konusuyla olan sıkıntısını biliyoruz. Sizce bunun dışavurumunda, hatırlama konusunda, toplum, bir şeyleri “korumak” adına bir otosansür mü uyguluyor? Ya da uygulamak zorunda mı bırakılıyor?

Otosansür bir çeşit dolaylı sansürdür. En tehlikelisi de bu değil midir zaten? Doğrudan sansürün bütün şiddetiyle tepemizde olduğu bir düzende bir de kendi kendimizi sansür… Ama, suçlamak yerine anlamaya çalışmalıyız. Belki de savunma mekanizmalarını çok mahir kullanan bir milletiz. Her hal ve şartta yaşamanın yolunu böyle bulmuş da olabiliriz.

Toplumun hatırlamakla ilgili çekingenliğine bulduğu; bana göre en yaygın ve kanıksanmış bahane, “Ama” ile başlayan ve devamında yaşanmış vahim duruma bir kılıf uydurulmaya çalışılan cümleler. Burada yaşanan şeyin bir bakıma kabul edildiğini ama durumu kotarmak adına mutlaka bir sebep arandığını gözlemliyoruz. Buna katılır mısınız?

Yaşadığımız şiddet çağı insana “Unutmazsan yaşayamazsın” kolaycılığını dayatıyor. Bireyin başına gelenlere, etrafında olup bitenlere katlanmasının, rıza göstermesinin yolu bunları hazmetmek! Her seferinde “Bu kadar da olmaz” denilen yeni belalar nasıl hiçbir şey olmamış gibi kabullenilerek yaşamaya devam ediliyordur sence? Üstelik bunlar sadece Türkiye’ye ait bir mesele de değil. Küreselleşme denen hastalıklı düzen sadece ekonomik anlamda değil sosyo-politik sahada da tüm insanları adına “tüketici” denilen standart bir bireye dönüştürdü. Çağın hastalığı hafızayı hızla silmek ve “günü yaşamak”. Bunlarla birlikte, Türkiye toplumunun reflekslerini biraz da üzerinde bulunduğumuz coğrafyaya bağlıyorum, bu aynı zamanda bizim kaderimiz çünkü. Biz Doğuluyuz. Osmanlı bakiyesi çok da yaşlı olmayan bir cumhuriyetin çocuklarıyız. Bak komşularımıza; bir tane bile demokrasi deneyimi biriktirebilmiş ülke var mı etrafımızda? Başımıza gelenler, etrafımızda olup bitenler, biraz da coğrafyanın dayattıkları. Bazı şeyleri bizim yönlendirme ya da bunlara dair irademizi koyma şansımız da pek yok sanki.

YERDE YATAN ULAŞ DEĞİL ÖMRÜMÜZDÜR

Kitaba dönecek olursak… Zamanın İzinde nasıl ortaya çıktı?

Öneri Ayrıntı Yayınları’ndan, editörleri Burhan Sönmez’den geldi. Yayınevi’nin 1000. kitabının özel bir çalışma olacağını ve düşündükleri kitabı benim yazmamı istediklerini söyledi. Fotoğraf ve yazılarla 100 yıllık bir Türkiye tarihi istiyorlardı. İlettikleri arşivden istediğim fotoğrafı seçmek ve üzerine yazmak inisiyatifi baştan sona bana aitti. Yazıların hacmi de öyle. İstersem tek cümleyle, ya da bir-iki sayfayla yazabilecektim. Editörüm Burhan Sönmez yazdıklarımdan 70 civarında yazıyı seçti. Bunları tamamlayan fotoğraflar yine Enis Rıza tarafından seçilerek bir bütün haline getirildi. Tüm fotoğ raflar tek tek elektronik ortamda temizlendikten sonra da baskıya hazır hale getirildi. Toplam 140 fotoğraf ve 70 yazıyla da Zamanın İzinde ortaya çıktı.

Nasıl bir arşiv çalışması yaptınız? Ne kadar sürdü bu çalışma?

Fotoğraflar çeşitli kaynaklardan ve ağırlıklı olarak Enis Rıza arşivinden. 1910-2010 arası fotoğraflar. Çalışma 1 yılı aşkın sürdü. Önüme 3500 kadar fotoğraf konmuştu. Bunların arasında kayboldum önce. Günlerce fotoğraf seyrettim. Sonra aralarından 100 civarında fotoğraf seçerek sadece bunlara başlık açtım ve o başlıklar üzerinden yazılar yazmaya başladım. Her fotoğraf için neler yazabileceğimi, fotoğrafın görünmeyen tarafını, bende bıraktığı duyguyu, fotoğraftaki detayları vs. hepsini haftalarca çalıştım. “İyi fotoğraf, fotoğrafta gözükmeyeni akla getirir” diyen Berger, üslup konusunda yol göstericim oldu. Yazısını yazdığım fotoğraftaki an ya da kişilerle ilgili ulaşabileceğim tüm bilgi lere ulaşmaya çalıştım. Bazen de sadece bende uyandırdığı ilhama bıraktım kendimi.

Kitaptaki fotoğrafların ve sizin yazdıklarınızın çoğu bu toprakların hüznünü anlatan anlardan oluşuyor. Bu bilinçli bir tercih miydi?

“Zorunlu tercih” diyelim; en doğru tanım bu. Bir misal vereyim: Kitaptaki yazılardan biri “Yerde yatan Ulaş değil ömrümüzdür” yazısıdır. Ulaş Bardakçı’nın Arnavutköy’de bir evde öldürülüp evin önündeki caddeye yatırıldığı fotoğraf. Uzun uzun o fotoğrafa baktım. Ulaş Bardakçı benim hemşehrimdir. Onun Hacıbektaş’ın Topain köyünde başlayıp ODTÜ’ye uzanan oradan da Arnavutköy’de son bulan kısacık ömrünü düşündüm. Garip anasını
ve babasını. Sonra kendi halime baktım. Eh, 50 küsur yıllık ömrüme ben de üç askeri darbe sığdırmıştım işte. Ölen arkadaşlarımı, cezaevlerinde tükenen hayatları, sürgüne giden, kaçmak zorunda kalan, mültecileşen dostlarımı düşündüm. Faili meçhullerin yaşandığı, Cumartesi Anneleri’nin, hâlâ oğlunun mezarını arayanların yaşadığı bir ülkedeydim sonuçta. Sosyal-siyasal hafızama hiç mutlu-hayırlı bir gün yer etmemiş desem abartmış olmam. Başka hangi fotoğrafları seçebi lirdim ki?

Fotoğrafları seçerken sizi en çok zorlayan ne oldu?

Her fotoğraf üzerine yazmak ve konuşmak isterdim. Ama bu mümkün değildi. 100 yıllık tarihi adil bir biçimde anlatmalıydım. Meşrutiyet yıllarını da, cumhuriyetin coşku ve heyecanını da, 60 askeri darbesini de, Deniz’i ve Erdal’ı da, kendi gençliğimin geçtiği 12 Eylül dönemini de, günümüzü de… Bu yüzden birçok fotoğraf öksüz kaldı. Belki başka bir kitaba…

FOTOĞRAFIN GÜZELİ ÇİRKİNİ YOK

Burhan Sönmez kitabın giriş yazısında “bir ansiklopedi veya başvuru kitabı olmadığı”nı ifade ediyor. Her ne kadar yine Burhan Sönmez’in dediği gibi “duygularla yoğrularak” hazırlanmış bir eser olsa da kitaptan öğrendiğimiz birçok şey var. Burada farkında olmadan bir kaynak oluşturduğunuzu düşünüyor musunuz?

Tabii ki… Belki de konuşmanın başındaki önermeyi bir kez daha doğrulamış olduk böylece. Anılarımız da duygularımızla müsemmadır ve onun ayrılmaz parçasıdır. Birlikte toplumsal hafızamızı oluştururlar, vicdanımızı yani!

Son olarak bu metinleri hazırlarken, “Keşke daha güzel fotoğrafları yorumlama imkânım olsaydı,” dediğiniz oldu mu?

Fotoğrafın güzeli çirkini yok aslında. İyi film kötü film diye bir ayrım olmadığı gibi. Güzel ya da çirkin fotoğraf yerine, “güçlü fotoğraflar” var. Baktığınızda orada olmayan birçok şeyi hatırlatan, duygularımızı harekete geçiren fotoğraflar. İlham kapılarını açan, içinizi titreten… Keşke onlardan daha çoğunu yazıp okuyabilseydim!

 



ALINTILAR, ALINTILAR, ALINTILAR…

Gördüğünüz Her Şeyi Kendileri Yaptılar

Bir Köy Enstitüsü’nün meydanı… Bu fotoğrafta sadece müzik aleti çalan üç öğrenci yok. Bu fotoğraftaki her şeyi kendileri yapan delikanlıların nihayet yaptıkları soylu ve coşkun bir müzik var. Davulu, kendileri yaptılar. Derisini tabakladılar, kasnağını gerdiler ve nihayet çemberini. Tokmak kolay. Hemen yandaki ardıç ağacından kestiler. Kemanı kiraz ağacından kendileri oydular. Gürgenden. Telleri için ne kullandılar, bilmiyorum ama kendileri yaptılar. Üzerlerine giydiklerini sonra. Pantolonlarını, gömleklerini ve ceketlerini kendileri diktiler. Davulun konduğu tabureyi de kendileri çaktılar. İşte şimdi, sonsuz bir özgüvenle, kendi yaptıkları okullarının ve yatakhanelerinin önünde, kendi imal ettikleri enstrümanlarında, kendi yazdıkları şiirleri bestelemişler ve çalıyorlar. Bu fotoğrafta baştan sona onlara ait başka şeyler de var. Üzerlerinde mavi bulutlarıyla gezinen kocaman bir gökyüzü ve özgür bir dünya. Hepsi katıksız ve koşulsuzca onlara ait. Muktedirler hiç sevmezler böyle fotoğrafları. Bu yüzden, çok geçmedi hepsini de aldılar ellerinden ve bize bu güzel fotoğraflar kaldı…

Yaşar Kemal’in Paltosu

Fotoğrafta Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve Sait Faik Abasıyanık aynı masada. Sait Faik sinemayla çok ilgili değildi o yıllarda. Diğer ikisi sinemanın vazgeçilmezleriydi ama. 1960-70’li yıllar. İyi yönetmenlerin, zamanın edebiyatçılarıyla yakın temas içinde oldukları bir dönem. Lutfi Akad, Erman Film için filmler çekiyor ve sürekli yeni konular arıyor. Bir gün Yaşar Kemal’le karşılaşır ve onda işe yarar bir şey olup olmadığını sorar. Yaşar Kemal, bir Çukurova hikâyesinden söz eder. Bir süre sonra, Hürriyet Erman, Şeref Gür ve Lütfi Akad, kendilerini ofiste ziyaret eden Yaşar Kemal’den bu hikâyeyi dinlerler. Hürrem Erman, hikâyeden etkilenir ve ondan bu anlattığını, senaryo olarak yazıp getirmesini ister. Daha önceki işlerinde, Yaşar Kemal’in hikâyeyi anlattıktan sonra, senaryoyu yazmak üzere avans alıp, arkasından işi unutma alışkanlığını bilen Hürrem Bey, biraz da bunun rahatlığıyla oldukça yüksek bir para önerir. O günlerde bir film senaryosu için ödenen paranın iki katı kadar bir para sözünü Hürrem Bey’in ağzından duyan Yaşar Kemal, uzun paltosunun iç cebinden, biraz önce anlattığı hikâyenin bitmiş senaryosunu çıkartarak, masanın üzerine koyar. Hürrem Bey hem şaşırır hem de yüksek para ödemek zorunda kaldığı için bozulur. “Bundan sonraki karşılaşmalarında” diyor Lütfi Bey, “Yaşar, senaryo olabilecek ilginç bir hikâye anlattığında, Hürrem Bey pazarlığı yapmazdan evvel, iyi emin olmak için Yaşar’ın paltosunun ceplerini kontrol ediyordu.” Yaşar Kemal’in paltosu, Gogol’ün paltosudur bizim için.

Benim İzmir’im…

“Yaşlı bir fil gibiyim” der, Marcello Mastroianni Anılar’ını anlatmaya başlarken. Ben de öyleyim. Bir Anadolu çocuğuyum. Orta Anadolulu ve kasabalı. Çiftçi bir ailenin dört erkek çocuğunun en küçüğüyüm. Avanosluyum, doğru; ama benim anayurdum İzmir’dir. İzmir’i ilk kez 1976 yılında gördüm. Bir söyleşide bu büyülü şehirden, yıllar sonra, şöyle söz ediyordum: “Benim başkentim İzmir’dir. 1976 yılında, 16 yaşımda, sabahın çok erken bir saatinde Basmane Bulvarı’nda indim troleybüsten. Bulvarın ucunda deniz vardı. Çok güzel, ılık ve kokulu bir rüzgâr esiyordu yüzüme. Kemeraltı, Saat Kulesi, Karşıyaka vapuru, boyozcular, karadut şerbeti… O dakikada âşık
oldum İzmir’e ve hiç bitmedi bu aşkım. İlk gençliğim, ilk sevdam, ilk ayrılığım… Tüm ilklerimin şehridir İzmir. 23 yaşında hekim oldum, ayrıldım sonra. Hayatımın en coşkun, mutlu, pervasız ve hiç kirlenmemiş yıllarını İzmir’de
geçirdim. Hiç de kolay geçmeyen, ölümle, zulümle oldu. ’80 öncesi yıllardı o yıllar. Fakat nedense, bir tane bile kötü anı yer etmemiş hafızamda.”

Hep Beraber…

Fabrika kapısından çıkıp alanlara yürüyen işçiler… Biraz önce makinelerinin başındaydılar. Artık vücutlarının ayrılmaz bir parçası haline gelmiş bobin, rotatif ve şalterleri alışkın dokunuşlarıyla çalıştırıp, bir öncekinden  hiçbir farkı olmayan bir günü daha tüketmeye aday, ses sizce sıralanmışlardı her zamanki yerlerinde. Yemek aralarında kadınlar küçük el çantalarından çıkardıkları masum boyaları sürmüşlerdi soluk yanaklarına. Erkekler sigaralarını paylaşmışlardı sessizce. Ama şimdi gökyüzüne savrulan isyan ve nihayet güçlerini fark etmenin coşkusuyla yan yana, omuz omuzalar. Ne kadar dikkatlice baksanız da fotoğrafa, kadın ya da erkek birbirinden hiç ayırt edilmiyor nedense. Kadın ve erkek, nerede ayrılıyor birbirinden? Nerede kayboluyorlar birbirilerinin içinde? Evet; iyi fotoğraf, fotoğrafta olmayanı akla getirendir. Aklıma anam geldi… Biz çiftçi bir aileydik. Hasat zamanı evimizin önüne yanaşan arkası buğday çuvallarıyla yüklü traktörleri iyi hatırlıyorum. “Harar” denilen ve bir kişinin tek başına taşıması mümkün olmayan  genişlikte olurdu çuvallar. Anam, evin tek erkeği kendisiymiş gibi, önce traktörlerin şoförünü, onu uygun bulmamışsa yoldan geçen güçlü kuvvetli birini çağırır, daha sonra da, onun bileğini bir eliyle yakalayıp, karşısındakinin eline de kendi bileğini tutturarak, adeta bir duvar gibi ördüğü bu dört elin üzerine ağır buğday çuvalını yükleyip, evin arkasındaki depoya taşırdı.  Uzun yıllar sonra, biraz da kızdırmak için “buğday taşınması” meselesini açarak, sormuştum anama: “Yav ana, elin erkeğinin elini, bileğini
nasıl tutardın sen öyle, ayıp değil mi?” “Çalışmanın, işin ayıbı mı olur oğlum. Biz eskiden tarlada, yazı- da, yabanda hep ırgatla birlikte olurduk. Kadınlı erkekli birlikte çalışır, sofraya da birlikte oturur, beraberce yerdik. Çalıştığın zaman kadın erkek birbirine karışır, herkes bir olur, aynı olur. Öylesi daha  iyi olur!”

Söyleşi, Karaköy Mono’nun mayıs-haziran sayısında yayımlanmıştır.