Türk

Kurt Kusenberg
Almanca Aslından Çeviren: Tevfik Turan

Başka türlü olmayacak, başıma gelenleri anlatmam lazım. Belki okur işi benim görebildiğimden daha açık ve etraflı görecektir. Öyle olursa, ona borçlu kalacağım demektir, ama olsun, kalayım, çünkü borç insanı bağlar. Başlamadan önce, olanları sıralarken kendi şahsımı kullandığım için okurun hoşgörüsünü dilerim. Yazarın biri bir keresinde demiş ki, birinin kendini zorla bir hikâyeye sokması yakışık almaz ve sanatın kurallarına aykırıdır. Bu insana ne kadar mantıklı da gelse ve insan anlatıcının yazdığı kişilerin arkasına saklanmasını alçakgönüllülük olarak almaya ne kadar yatkın da olsa o sözü söyleyen adam hepten yanılmıştır. Çünkü birincisi, öyle şeyler vardır ki, yazan kişin sadece kendi şahsına sahip çıktığı takdirde sadakatle dile getirebilecektir, ikincisi de, birinci tekil şahıs anlatışı insanı az çok başarıyla devam ettirebilmekte bile zorlanacağı bir alçakgönüllülüğe zorlar. Oysa anlatıcı gizliden gizliye kendi özelliklerini taşıyan bir kişi uydurdu mu, o kişiyi meziyetlerle donatıp iltifatlara boğmasına da hiçbir şey engel olamayacaktır. Ama şimdi sözü uzatmayayım da nihayet konuya gireyim.

Eh, bir hikâye yazmaya karar vermiştim, başlığı da »Türk« olacaktı. Âdet olduğu üzere, bir hikâyenin başlığı ancak yazıldıktan sonra bulunur. Bu sefer tersi oluyordu, hem de iki yönden, çünkü bu başlığa uygun doğru dürüst bir hikâye bulamıyordum. Neden tam da bu başlığı istediğim sorusu, aynen insanın niçin bir hikâye yazmak istediği kadar, cevaplandırılması zor bir soru. Bir hikâye tek bir vesileyle ortaya çıkabilir, ama birçok kökü de olabilir ve bunların her biri yükseleduran bitkiye özsu ve güç verir. Hiç de nadir görülmemiştir ki, bir hikâye yıllar boyunca uykusunu uyuyadurur, sonra herhangi bir dış vesile çıkar, gözlerini açıp yavaş yavaş gün ışığına çıkmasına yol açar. Elinde sihirbaz değneğini tutan yardımcının hiç büyük bir efendi olması gerekmez; sıradan uşaklar da aynı işi görür, örneğin uyarıcı kelimeler olur bunlar, Türk kelimesi gibi. İnsan böyle bir uyarıcı buldu mu, diyapozonmuş gibi bir vurur üstüne, az sonra da bütün melodi çıkar gelir. Ne var ki, diyapozona vurmamın bana pek faydası olmadı; hikâye, çok yakında, açık seçik hissetmeme rağmen, kendini bana göstermek istemedi.

Türkler, dedim bunun üzerine, garip insanlardır, hele bu Türk özellikle inatçı birine benziyor. Bu arada hemen belirteyim, ben Türk derken Türkiye’nin gerçek bir evladını değil – hele bugünkü Türkiyenin, asla – zamandışı ve belirsiz bir kişiyi kastediyordum, hani, gerçi siyahî olduğu kabul edilen, ama vatanının neresi olduğunu kimsenin tam söyleyemeyeceği »Mağribî« kelimesinin ardına gizlenen biri gibi. Benim Türk’üm, orası belliydi, kavuğuyla beraber uzun bir ceket giymiş olacaktı ve elinde bir çubuk tutacaktı. Çok ölçülü hareket etmesi ve etrafının şarklılara has olan o sırla sarılı olması gerekiyordu. Görüldüğü gibi, çoktan giydirilmiş kuşandırılmış ve genel hatları çizilmişti; gene de yanıma gelmeye hiç niyetli görünmüyordu.

Evet, aslında, birden kapımı açıp odama girmesi öngörülmüştü. Hem yukarıda, en küçük bir damlacık olsun hikâyeye kapı açılmadığını söylediysem bu tam da gerçeğe uymuyor, çünkü hikâyenin başını çoktan kurmuştum; cebinde birkaç mangırı olmadan en cüretkâr hikâyeci bile bilmediği topraklara ayak basmaz. Hatta, hikâyenin başlangıcının belli bir etki yapacağını umuyordum. Yoksa okuyucu, kapının aniden açılıp içeri bir Türk’ün girmesini, önce sessizce,
konuşmadan bir yere oturup ancak zamanla küçük bir sohbete yanaşmasını, bu sohbetin de az sonra tekleyip sonunda tamamen kesilmesini gayet olağan mı bulacaktır? Bir konuşma olmayışı acayip misafire bir rahatsızlık vermemektedir; epey bir zaman daha oturduğu yerde oturur, sonra da yollanır ve tabii daha önce, şark usulünce yerlere kadar eğilir. İlk ziyaretin ardından bir ikincisi gelir, çok geçmeden de Türk’ün odada belirmediği bir akşam geçmez olur. Nereden gelip sonra nereye gittiği bir sır olarak kalır. Anlatıcıyla aynı binada mı oturmaktadır, yoksa her gece istirahate çekilmeye, Türkiye’ye mi gitmektedir? Anlatıcı bilmiyor, bu sırrı çözmeye de çalışmaz, misafirinin ve onunla yaptığı çetrefil sohbetlerinin tadını çıkarmaya bakar.

Bu Türk – veya başka her ne ise – Türk olduğunu doğrudan inkâr etmeyecektir, öte yandan kendini hemen Türk olarak açığa vuracak da değildir. Benim tasarladığıma göre, adam kendini karanlık imaların arkasına saklamalıydı, bunlar da ne kadar ifşa ederlerse bir o kadar da gizlemeliydi ve hepsi birden, o kendine özgü dalgınlığı sonucu, alabildiğine şüphe götürür şeyler gibi görünmeliydi. Örneğin, misafirim eğri kılıcın ve tütün dumanının soğutularak içilmesinin
meziyetlerinden bahsetmeliydi, kahve çekirdeği üzerine övgüler düzmeliydi ve bir zamanlar, Osmanlı ordusunun yenilgisinden sonra Viyana’da kalıp kahve içme âdetini orada yerleştiren o Türk’ü anmalıydı. Böyle bir değinme benim yenilenlerin zaferi üzerine ağır ve oturaklı laflar yazmam için mükemmel bir fırsat olurdu. Ben de, o Viyanalı Türk’ü maharetle kullanarak Yunanlılara, onların incelmiş kültürlerini Romalı fatihlere dayatmalarına atlardım, İspanya’dan
kovulmalarından sonra gizlice ülkede kalıp kimseye görünmeyen Mağriplilerden söz ederdim, sonunda da lafı Merkez İmparatorluğu’na ve binyıllardan beri bütün yabancı hükümdarları eritip içlerine alışına getirirdim, toprağın eriyen doluyu emişi gibi.

Kıcacası, bu Türk bir yamak olarak düşünülmüştü, elime belirli madde başlarını uzatacaktı. Sonra, lafı yeterince dağıttıktan sonra, birdenbire, derin düşüncelerden uyanırmış gibi, asıl olaya dönecektim ve özür dilercesine, bunun bambaşka bir konu olduğunu mırıldanacaktım. Şüphesiz ki böyle sapmalar, farkına varılmayacak bir şekilde hazırlanıp ansızın bitirilirse, belli bir çekicilik taşırdı. Okuyucu beni izlerdi, çünkü insan her şeyden önce, ucunun nereye varacağını göremediği bir şeyi atlayamaz da ondan.

Hikâyem gene de bu noktaya kadar gelmişti, ama işte şimdi bir eşek inadı gösteriyor, ilerlemek istemiyordu. Buluşlardan yana eksiklik çekmiyordum, ama aklıma gelenler de hikâyenin girişine o kadar keyfî ve birer yama gibi ekleniyordu ki, hepsini reddediyordum. Gittikçe daha iyi görüldüğü üzere, işin içinde kötü bir cin vardı ve benim mücevherlere ihtiyacım varken o pılı pırtı gönderiyordu önüme. Günler geçiyor, yazı masamda oturup Türk için boğuşuyordum, o ise bir bakıma kapının önünde durmuş, hınzır hınzır benim zor durumumla eğleniyordu.

Şimdi, okurdan bana inanmasını rica edeceğim, ne kadar zor gelirse de. Çünkü bir akşam, ben bir şey elde edemeden didinirken, kapı açıldı ve Türk içeriye girdi. Tıpkı benim kendisi için düşündüğüm gibi giyinmişti ve benim için makul sebeplerden ötürü beklenir olandan farklı hareket etmiyordu. Bir kelime etmeden oturdu, çubuğundan çekmeye koyuldu; benim ötelerimde bir yere bakıyordu. Çekine çekine, uzun yolculuğu iyi geçirip geçirmediğini sorduğumda, yaya geldiği cevabını verdi, iki saatlik bir yol onun için bir şey değilmiş. Sonra sustu ve ancak çubuğu söndüğünde şöyle bir kımıldadı. Bir yandan çubuğu yeniden doldurup
yakmakla uğraşırken, ilgisiz bir şeymiş gibi, yeryüzünün rayihalarından hiçbirinin gülyağınınkiyle kıyaslanamayacağını belirtti. Bir acele kendisine hak verdim ve bunun ardından kendi memleketinin başka özelliklerine de gireceğini umdum. Oysa o bunun yerine konuyu genel olarak bitkisel yağlara getirmesini bildi ve bir saat böylece geçtikten sonra selametle beziryağına ulaştık, bu yağın bazı hastalıklardaki etkisini öve öve bitiremedi misafirim. Benim içimdeyse safi sabırsızlık isyan halindeydi ve derken pat diye, Boğaziçi’nin sahiden, ta eski
zamanlardan bu yana anlatıldığı kadar güzel olup olmadığını sordum. Bunun üzerine yüzüme boş boş baktı ve Şark’ı hiç mi hiç bilmediğini söyledi.

Türk’le yaptığım o lüzumsuz sohbeti bütün ayrıntılarıyla anlatmam şart mı? Devamı da başlangıcından farklı gelmedi. Türk rengini belli etmekten kaçındı ve ben ne zaman onu köşeye sıkıştırdığımı sandıysam hoşgörülü veya dalgın bir bakışla yüzüme bakıp sustu. Geç bir saatte, ki az önce bir fincan kahve ikramımı reddedip özür dileyerek bu uyarıcı içeceği hiç tutmadığını açıklamıştı, bana hangim meslekle uğraştığımı sordu. Yazar olduğumu, şu sıra da bir Türk’ten söz eden bir hikâye üzerinde çalıştığımı öğrenince sadece başını sallamakla yetindikten sonra
bunun üzerine bir kelime bile etmedi. Ben tam konunun onu ilgilendirmediğini düşünüyordum ki, üzerine birden bir canlılık geldi, havaya birkaç duman halkası üfledi ve böyle bir hikâye tasarlamanın muhakkak ki kolay olmadığını söyleyiverdi, çünkü, diyordu, bir Türk, ki gerçekten Türk olduğu kesin biçimde kabul edilemeyecektir, uydurulmuş bir anlatı kişisi olmaya elverişli değildir, gerçek bir Şarklı ise anlatıcıya, derin düşüncelerini bir ipe dizili boncuklar gibi sıralasın diye, maddebaşları sunma işine yanaşmaz. Ayrıca, diyordu, saat de bu arada ilerlemişti
ve en candan misafirperverliği bile daha fazla yormamak yerinde olurdu. Bu sözlerle ayağa kalktı, eğildi ve odadan çıktı. Ben yerimden fırlayıp kapıyı açtığımda ayak sesleri duyulmaz olmuştu.

Başıma geleni samimiyetle ve dallandırıp budaklandırmadan anlattım. Nasıl yorumlayacağımı bilemiyorum, ola ki okur bana yardım eder. Onun bu yardımı sadece bana değil, hikâyeye de yarayacaktır, çünkü kapı Türk’ün arkasından kapanalı beri kalem de bana itaati bıraktı.

(1938)