MARCELLE DELPASTRE-AĞAÇ – Karaköy Mono

“Şu yukarıda mı yaşıyorsunuz?” dedi. Kavak ağacının altında oturuyordu. Bir eliyle ağaca dayanmış, bir köpeği okşar gibi avucuyla ve açık parmaklarıyla ağacın tüylü yosunlarını yavaşça okşuyordu. Başını kaldırdı, ağzı biraz açıktı; hafifçe yana doğru eğilmişti, biraz daha eğildi. Kendini ağaca doğru bırakarak yanağını ağacın gövdesine yasladı. Gevşeyen yüzünü fark ettim, yarı kapalı gözler, yüz hatları kımıldamadan bir çeşit gülümseme taşıyordu.

Ev tepenin üstündeydi. Bir köşesindeki çıkıntı nehre doğru ilerliyordu. Eve, manzarayla bütünleşen bu doğal matlığı vermek için bir kış yeterliydi. Dayanıklılığı, sağlamlığı, hatlarının ağırlığıyla bir taş kütlesine oyulmuş gibiydi. Kaba taştan kemerlerin içinden kapılar açılıyordu. Ve pencereler… Sarp kayalıkların bu kısmını olduğu gibi korumuştum. Yabanıl ve güzeldi.

Genç kadın tekrar, “bir ağaç vardı” dedi. Bu ağacı kestirmiştim- hatırlıyorum- çok yaşlı, şu yukarıda, bir parça kumun içinde boy veren bir ağaç… Öyle yaşlı, öyle sertti ki baltalar gövdesinde kırılıyordu. Tamamıyla ortadan kaldırmak gerekti, hiç kök bırakmadan. Kasvetli bir ağaç.

Evet, dedim, yerine yakışan bir ağaç. Güldü. “Sizin eviniz kadar yakışmıyor yerine”, dedi. Doğrulmuş, bana yandan bakıyordu. Sonra büsbütün arkasını döndü. Birkaç adım attı, gider gibi. Şimdi onu arkadan görüyordum. Vücudunun iki yanına bıraktığı kollarının zarafeti, bu sıradan harekette bile hiçbir sertliğin, hiçbir bayağılığın olmayışı beni şaşkınlığa uğratmıştı. “Gitmeyin” dedim. Bana direndi. Sesim kulaklarımdaydı, konuşup konuşmadığımı bilmiyordum. Dudağında artık duyumsanmayan bir gülümseme vardı hâlâ. Sert bir parlaklığın içinde gözleri gözlerime dokunuyordu. Güzeldi. Söyleyecek hiçbir şey bulamıyordum. Bir an, ona yaklaşmak ve öpmek istediğimi düşündüm. Hiçbir şey söylemiyordu ama neden bilmiyorum, hakarete hazır olduğunu görüyordum. Onu asileştiren telaşı anlamıyordum. Bu büyük kargaşanın içindeki bendim.

Hatta çok sonra, karım olduğunda ve ona evimi idare ettirdiğimde, bu tanışmayı karmaşık bir anı olarak sakladım. Aslında bu sadece bir anı mıydı? Daha en başından beri gözlerim sadece bir anda önümde beliren ağaçsız dar bir yerin dinginliğini ararken Agnès olağan üstü bir önem kazanmıştı. Tavırları, sesi, sözcükleri, hareketlerindeki uysallık ve belki de özellikle onun bu mekândaki varlığı şaşırtıcıydı benim için. Uzun uzun onu düşündüm. Unutmayı denedim.

Sürekli okudum. Bir uyuşukluğun içinden sıçrayıp uyanarak kendimi bulduğum oldu. Birinin güldüğünü duymuştum. Yalnızdım. İçinde aşkın ölü tohumlarının yavaşça çürüdüğü kitapları tekrar kapadım. Köyün içine doğru dolaşmaya çıktım. Mayısın yeşil yaprakları dallara ağır geliyordu. Havada bir serinlik vardı. Geçen ılık esinti kollarda bir ürperti bırakıyordu. Kaygı terk etmiyordu beni.

Ona geri döndüm. Gülüşünü, güzelliğini yeniden buldum. Konuştum onunla. Ayaktaydı, hiçbir şey söylemiyordu. Gülüyordu bana bakarak ve sık sık gözlerini uzağa çeviriyordu. Ciddi bir yüzü vardı. Bana eşlik etmeyi kabul ediyordu. Hatta ona eşlik etmemden hoşlanıyor gibi görünüyordu. Ona bakıyordum. Çok geçmeden, aşık olduğuma inandım, onunla evlenmeyi düşündüm. Hatta bunu kendisine söyledim.

Gülmedi. Gözlerini uzun zaman gözlerimin üstüne bıraktı. Bakışlarında aşkın sıcak uyumunu bulamıyordum; bulduğum daha çok bir hüzündü. Söylediklerimi duymuş gibi, ‘’işte böyle’’ dedi. Çok yakınındaydım, sadece kollarımı sardım ona. Ani bir hareketle kaçtı. ‘’Ama…’’Kekeledim. Aptalca, bomboş kollarımla orada kaldım. Yavaşça güldü biraz ve bana doğru tekrar geldi.

Onu sevdiğime inanıyordum. Hiçbir şey sormuyordum, onunlaydım. Beni kabul etmesini bir lütuf olarak görüyordum.

Yaz inanılmaz derecede sıcaktı. Hele geceler açık pencerelere rağmen dayanılmazdı. Hiçbir esinti yoktu. Yatar yatmaz sıcak terler akıyordu bedenimden. Beynimin kaynadığı ılık bir baygınlığın içine gömülüyordum. Agnès çıplak ayaklarıyla kalkıp terasa çıkıyordu. Kuru kumun üstünde yürüdüğünü duyuyordum. Olduğum yerde kalıyordum, elimi bile kıpırdatamayacak kadar yorgundum. Sıcak bir buhar yükseliyordu yataktan. Duvarlar yapış yapış oluyordu nemden, vadiden boğucu bir sis geliyordu. Sonunda yağmur yağdı.

Birden uyandım. Agnès, çarşafın içinde kayıyordu. ‘’Döndün mü?’’ Bütün gece dışarıda kaldığını hemen anlamıştım. Ona dokunuyordum, buz gibiydi: Yüzü, bacakları, karnı, boynu… ‘’Ne yaptın?’’ diye bağırdım. Cevap vermedi. Ona korkuyla tekrar dokundum. Uzaklaştı. Çiğ düşmüş bir sabah, otların üstünde koştuktan sonra sadece ayakları biraz ıslanmıştı.

‘’Nereden geliyorsun?’’ -Kımıldamıyordu. ‘’Ne yaptın?’’- Bağırdım. Cevap vermiyordu. Büsbütün bir durağanlık taşıyordu. Derin bir uykuda olduğunu

düşünebilirdim ama uyumadığını biliyordum. Kafamda bir yığın soru, bir dolu bulutu, korkunç bir boşluk kaynayıp duruyordu.

Omuzlarından tutup kaldırdım, yere düştü. Hasta olduğunu düşündüm, o kadar üşümüştü ki… Kendi sıcak yerime doğru çektim, yanına uzandım, nefesimle, ciğerlerimle ısıttım onu. Yine de geri çekildiğini, uzaklaştığını hissediyordum. Kollarımda onun ölü ağzını, kenetlenmiş dişlerini taşıyordum. Sanki bağırmamak, kaçmamak için kendine işkence ediyordu. Bense boynuma kadar suya batmışım ve bu soğuğun içinde boğulma pahasına onu kendimde tutma çabası içindeydim.

Onunla konuşacaktım ama ne söyleyeceğimi bilmiyordum, ne bu gece ne de başka günler. Çıktığında onu takip etmeye bile cesaret edemiyordum. Kendini saklamıyor, sıradan bir biçimde yatağı terk ediyordu. Dışarıda yürüdüğünü duyuyordum. Şafak sökmesine yakın dönüyordu. Öylesine soğuktu ki kolları ellerimi donduruyor, öylesine soğuk teni nemli yatağın içinde beni korkutuyordu- bir su kadar, canlı bir balık kadar soğuktu- Uyurken ona bakıyordum. Uykusu masum ve sessizdi. Ben uyumuyordum. Tüm tahminlerim bana saçma geliyordu. Ne yapıyordu dışarıda? En sonunda bunu kendisine sordum. Güldü: ‘’Gel, gör.’’Pervasızca bana bakıyordu. Ben de gülüyormuş gibi yapıyordum. ‘’Kim o?’’Daha da güldü ve tekrarladı: ‘’Görmeye gel.’’ Kimi zaman bir sevgilisi olduğundan şüphe duymuyor değildim. Yine de bu yalnızlığının içinde o neredeyse ona eşlik etmeye gelen adam, bana Agnès’in tavrı kadar inanılmaz geliyordu. Kımıldamadan dimdik durarak bu gülüşü yüzüme bir tükürük gibi atıyordu. Terasın kenarında, kayalığın tam ucunda, suların taştığı yerde ayakta duruyordu. Nasıl bilmiyorum ama ona doğru yürüdüm. Gülüşü dayanılmazdı. Yükseklik, suya yavaşça düşüşü… İşte bütün gördüğüm, hayal edecek kadar zamanımın olduğu şey buydu. Yaşam dolu bir çığlık, bana acı verecek kadar şehvetliydi. Duruyordum. Dizlerinin üstüne atıldı. Kollarıyla sakınıyordu kendini. Kendisi değil, küçük bir ağaç; bodur bir ardıç nasıl boy veriyordu kayalığın tüm yüzeyinde. Bir zaman sonra ‘’İyi ya’’ dedim ‘’zararlı bir ağaç.’’ Eğildim. ‘’Zararlı bir ağaçtan başka bir şey değil.’’ Agnès birden beni durdurdu. Öylesine solgun, kanı, yaşamı pahasına, kolları havada bu ağacı korumaya hazır görünüyordu. ‘’Yine de’’ dedim, onu burada bıraksak bile susuzluktan ölür.’’ Gözlerini gözlerimden ayırmıyor, gözlerini kırpmıyordu bile. Akıl almaz bir çabayla şiddetli bir korkudan kurtulmuş gibi görünüyordu. ‘’Ya sen, hiç aç susuz kalmadın mı?’’ Sesi hafif ve süratli bir esintiydi sadece. Onu güçlükle duyuyordum. Yüzünün beyazlığında

dudakları zar zor kımıldıyordu, tıpkı yeni açılan bir tomurcuğun yavaşlığı gibi. Ayağa kalkmıştı. Kolları iki yanına asılıydı. Esnek ve hareketsizdi, bir ağacın dalları gibi. Ondaki bir bitkiyi andıran bu güzelliği fark etmem ilk değildi.

Aynı, belirsizlikle dolu günler devam ediyordu. Agnès zamanının büyük bir kısmını terasta geçiriyordu.-Teras, üstünde güneşin parıldadığı kumdan bu dar şerit, evin önündeydi.- Böylece, bir deri bir kemik, aydınlığın içinde bana oldukça sakin ve güzel görünüyordu. Gülüşü ısırganlıydı. – Ama artık hiçbir şey sormuyordum.- Bana asıl katlanılmaz gelen onun güzelliği ve dinginliğiydi. Dikkatini hiç çekmiyordum, sanki yoktum. Ona dokunma yolları arıyordum, hiçbir şey bulamıyordum. Ağacı sökmüştüm. Hiç karşı çıkmadı. Sadece zar zor güldü biraz. Hiçbir şey söylemiyordum artık. Sessizliğim şaşırtmıyordu onu.

Bir gece onu uyandırdım. ‘’Gitmemiz gerekiyor’’ dedim. Kollarıyla hafif bir hareket yaptı. Işık yandan aydınlatıyor; sırtının ve boynunun kamburundan başka hiçbir şeye tutunmadan arkasından geçip gidiyordu. Bu hayranlık uyandıran profile bakıyordum. Kımıldamadan durmak için zorluyordum kendimi. Hava sıcaktı. Yakındı: ‘’Bıraksan da biraz daha uyusaydım.’’ Dudaklarının titrediğini fark ettim. Kalktı, ayakları çıplaktı. Onu takip ettim dışarıda. Suyun sesi duyuluyordu, gölgenin üstüne düşen solgun yansıması görülüyordu; Agnès’in beyazlığı da belli belirsiz ışıldıyordu yanımda. Terasın en ucundaydı; her zamanki yerinde. Dümdüz ve hareketsiz duruyordu. Ona bakıyordum. Gökyüzünü arkadan kuşatan ışıktan dolayı gözlerim neler olduğunu kestirmeye çabalamaktan artık yorgun düşmüştü. Ona doğru ilerledim. Ağzım bir avuç terle doluymuş gibi apacıydı. Elimi kaldırıp omzuna dokundum. Titremiyordu. Kollarını, sırtını, boynunu uzun uzun okşadım. Kımıldamıyordu. Sanki kabuğu pürüzsüz bir ağaca dokunuyordum; bir dişbudağa, bir kavağa. Onu kollarıma alıp göğsüme sarıyordum. Karşı koymuyordu. Bırakmıştı kendini, çekilen bir ağaç dalı gibi elime geliyordu. Bu ne kadar böyle devam etti bilmiyorum. Ağırlığını hissetmiyordum. Öpüyordum onu. Hiçbir sıcaklık, hiçbir yaşam belirtisi gelmiyordu ondan. Parmaklarımın ucunda soluk alıp verişini duymuyordum. Artık bunu yapamazdım, o kadar güçsüzdüm ki… Kanım donmuştu. Açlıktan ve susuzluktan ölüyordum. Ayaklarımın altında toprağı hissetmiyordum. Güçlükle nefes alıyordum. Her defasında aldığım hıçkırık gibi sert bir parça nefes boğazımı parçalıyordu.

Yana doğru düştü. Beyazlığı yere yayılıp kaldı. Gece olduğundan parmaklarımın boynunda bıraktığı izleri göremiyordum. Yüzü aynı ışıltıyı, aynı gülüşü saklıyor gibiydi. Toprağı kazdım –uzun zaman gerekmiyordu bunun için- ellerimle koltuk altlarından tutarak onu gömmek için bir parça kaydırmaya yetecek kadar. Canlı bir insandan bir parça daha soğuk, bir parça daha katıydı. Çabucak toprakla örttüm onu ve hemen toprağın yüzeyi sanki bir kadını gömmemişim gibi dümdüz geldi bana. Sanki toprak onu emmişti. Avucum ve bacaklarımla karanlığın içinde onu aradım. Hiçbir şey fark edemeden, boylu boyunca uzandım oraya. Neden sonra bir şeye, sanırım bir tutam ota yahut belki de küçük bir ağaca dokundum. Bir elden daha büyük değildi, yaprakları ipek gibi yumuşaktı. Rüya görmeden uyudum. Şafak sökmeden biraz önce uyandım. Yeşil bir aydınlık odayı dolduruyordu. Onu pencereden gördüm, terasta bir ağaç vardı.

‘’O da nesi!’’ diye bağırdım kendi kendime. Telaşla dışarı çıktım. Evet, bir ağaç. Körpe ve dümdüz gövdenin etrafındaki geniş dallarıyla bir ağaç bu. Ona bakarken hafif bir rüzgâr çıktı, yapraklarında durdu, yapraklarına karıştı, yapraklarını oydu, yuvarlandı yapraklarında. Bu hiç bitmeyeceğe benziyordu. Rüzgârdan başka bir şey duymuyordum; kısa iniltiler, alelacele sitemler, birinin acılar içinde uzun uzun can çekişmesi. Aynı zamanda ağaç arkasını dönüyor, kolları ve kalçalarıyla yalnız başına dans eden bir kadın gibi eğilip doğruluyordu. Toplanıp açılıyordu. Her açılışında tepesinden yeni dallar çıkıyordu. Tepesinin yüksekliği çatıyı bile geçiyordu. Rüzgârın olmadığını anladım. Bu ağacın kendiliğinden çıkan derin soluk alıp verişi durmuyordu, hiçbir şey durduramıyordu onu. Durdurmak gerek, diye düşündüm. Durdurmak… Kilere koştum. Bir balta aldım. Bütün gücümle vurdum. Tekrar bir titremeyle gövdesi sarsıldı. Bir sessizlik oldu sonra. Geri çekildim- Yarasından kırmızı bir şey akıyordu. Bu kan değildi.- Bir köktü; uzun ve kırmızı, toprağa kırbaç gibi çarpan bir kök çıkıyordu oradan. Hayır! Tekrar vurdum. Kocaman açık bir kertik, bir kök tekrar fışkırdı. Yukarıda ağaç durmadan büyüyordu. Gürültüsü bir selin taşkın sularının gürültüsü gibiydi. Artık bakmıyordum, vuruyordum her tarafına; köküne, dallarına, gövdeyi koruyan ağlara. Dallanıp budaklanmasına izin veremezdim. Bir engerek yuvası gibi kaynıyor, her yanından fışkırıp çoğalıyordu. Kumun içinde kökleniyor, emip içine çeken dudaklarıyla taşlara takılıyordu. Kaçıyordum-nereye kaçılabilirdi ki? Eve girdim. Bir mağaranın karanlığı vardı evde. Gürültü evin içinde yankılanıyordu. Taş blokları yeniden başlayan sağır ve uzun bir titremeyle sallanıyordu. Birden bir şey havaya vurarak hafifçe yüzüme dokundu. Omzumu bir sicim paketine

çarptım. Kıpırdamıyordum artık, bağırmıyordum, bağıramazdım. Yanımdan geçen köklerin sarmasıyla, evin her yanı çıtırdıyordu. Onların köstebek tüylerinin usulca bacaklarıma dokunuşunu hissediyordum. Bir parça hava ağzımı yakıyordu. Hâlâ onu düşünüyordum: ‘’Agnès… Agnès…’’ İki kök göğsüme sarılıyordu; yavaşça, şefkatle, iki kol gibi.

Fransızca aslından çeviren: Canan Domurcaklı