“Yaşamımda ilk kez, yeryüzündeki en büyük kötülüklerin kaynağının vahşet ve kötü niyet değil, kişilerin yenemedikleri zayıflıkları olduğunu anlıyordum.”

Anlıyordu çünkü yaşadığı topluma ve dünyaya sadece bakmakla yetinmiyordu Zweig.  Acıyı tanıyor ve duyumsuyordu. Şüphesiz bütün yapıtlarının hemen hepsinde acının her halini kendine has anlatımıyla bizlere sunması bu yüzdendir. Acıyı paylaşmak Zweig’in ruhunu zenginleştirmiş ve çektiği çileli yaşam her an yaratıcılığını tetiklemiştir.

‘’Suskunluğunu siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiçbir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta. Duracak, görecek, hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan, boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun boşlukla…’’

Satranç adlı eserinde bahsettiği gibi, hiçlikle çevrili dünyasında, varoluşunun temellerini oluşturan yazarlık ve onun eşsiz meyveleri kitaplarını, bir meydanda, ne yazık ki insanları ırkları ve inançları ile bölüştürüp yakıp yıkmaktan son derece haz duyan Naziler tarafından yakılırken tanıklık etti. Yakılan şüphesiz ki sadece kitapları değil, Zweig’in kendisine olan saygısı, içini yakıp kavuran hisleri ve ruhani dünyasıydı aynı zamanda…

Yaşadığı bu zorlu durumlar, onu bir annenin evladından çekip koparılışı gibi, içinde günden güne artmakta olan bir yangın ateşi ile vatanından ayırdı. Hayatı boyunca yapmak zorunda kaldığı yolculuklar ve göçler kendisine esnek bir kültür ve dil zenginliği kazandırdı. Kitaplarının bizleri, okurken devleştiren, kendinizi hikayelerin kahramanı yapmanızı sağlayan akıcı dil şöleni, her zorlu durumdan beslendi. İnsanın ‘insan’ olan duygularını, dönemsel hallerini, insan psikolojisini çözümlemiş olması sebebi ile öyle güzel işledi ki satılarında, bazen hatalarımızın, bazen utançlarımızın, bazen korkularımızın tam ortasında yüzleştik onlarla. Hatta öyle ki, edebiyat araştırmacılarının en çok tartıştığı araştırma konularından biri olan ‘’erkek yazarlar mı kadınları daha iyi anlatır, yoksa kadın yazarlar mı?’’ tezini kendi lehine çevirip öyle güzel çürütmüştür ki, ‘’Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’’ ve ‘’Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat’’ kitapları ile, bir erkeğin kadın ruhuna nasıl bu denli nüfuz edebildiği ile şaşırtır bizleri.

Bundan bağımsız olarak hayat boyu etkilendiği kişilerin yaşamlarını, biyografist vasfı ile hayranlık uyandıracak bir şekilde kaleme almıştır. Dostoyevski’den Nietzsche’ye kadar yazdığı tüm düşünür ve yazarların hayatlarının ayrıntılı bir arşivi Stefan Zweig için büyük bir titizlikle tutulmuş ve sanki hayata geçirmesi için ona teslim edilmiştir.

‘’Nasıl ki bitkiler seranın sıcak ve tropikal ortamında hızla gelişirse, kuruntular da karanlıkta aynı gelişimi gösterirler. Endişeyle kıvranırken en karmaşık, olmayacak kuruntular hızla kâbuslara, dehşet verici resimlere dönüşür, sarmaşık gibi her yanı kaplar ve kişinin soluk bile alamayacağı şekilde adeta boğazını sıkar.’’

Yaşama ve yok etme ikileminin ortasında yaşam mücadelesi veren insan, ne garip insandır! İkinci dünya savaşının tüm vahşetinin canlı tanığı olan Zweig için, artık dünya asla umut edebileceği bir yer değildir. ‘’Yeryüzünde beni sorgulamayan, bana işkence yapmayan bir insan var mı gerçekten?’’ sözü ile, Faşizmin vahşiliğine ve Adolf Hitler’in zulüm dünyasına dolaylı bir atıfta bulunur. Hayat boyu kendisini, politik ve sosyal konularda taraf tutmak için yetkili görmemiş ve politikaya girmeyi tüm zorlamalara ve tehditlere rağmen daima reddetmiştir. Hatta bundan öyle haz etmemiş ki, hayatı boyunca bir kez bile oy kullanmamıştır.

                                   

                                       ‘’En gönüllü ölüm, ölümlerin en güzelidir.’’

Montaigne’nin bu sözünü esas alan Stefan Zweig; on bir yıl önce yazdığı ‘’Değişim Zamanı’’ adlı eserinde bahsettiği hayalini gerçekleştirir ve İkinci Dünya Savaşı’nın ruhunda uyandırdığı ıstıraba daha fazla dayanamayarak; 1942 yılının 23 Şubat günü, Brezilya’nın Petropolis kentinde yatağının üzerinde, karısı Lotte’nin eli göğsündeyken yaşamına veda eder. Walter Benjamin gibi yanında hep küçük bir Veronal şişesi taşımıştır. Ölümü yanı başında, bir şişenin içinde hayatı boyunca diri tutar, karısı ile birlikte arkasında üzerinde pulları yapıştırılmış veda mektupları bırakır. İçlerinden birinde şöyle yazar: ‘’Bütün dostlarımı selamlarım. Umarım, uzun gecenin ardından gelecek olan sabahın kızıllığını hâlâ görebilirler! Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum.’’