Çok büyüktü. Siyahtı. Parlak siyah. Adam elini daldırdıkça çıkıyordu. Hiç görmediği, bilmediği şeyler çıkıyordu içinden. Benim bebeğim var, dedi kadın. Hiç merak etme, bende hepsi var, dedi adam. Kadın, ben yalnızım, dedi. Adam bir şey diyemedi. Çok zor ulaştım buraya. Yalnız ve bir bebekle ne yapıyorsun allah aşkına. Orada birisi var demeseler çıkmazdım yukarı. Sen de insansın. Hem iyi ki gelmişim, dedi adam. Bebek. Evet, dedi kadın. Benim bebeğim var.

Biraz ışık var mı bu evde? Şu pencereyi açsak mı? Dışarısı soğuk, içerisi sıcak, dedi kadın. Adam bir daha tekrarladı: Ama göremiyorum. Bir sürü şey var bende. Onları bulup çıkarmak istiyorum da. Bebek halinden memnun, gözlerini dikmiş, adama bakıyordu. Kadın bebeği bir sepetin içinde tutuyordu. Sepet, pazarcı sepetini andırıyordu. Yanından yöresinden kuru otlar sarkmış, üstü eski bir bezle örtülmüştü. Aklı hemen bebek eşyalarına gitti, içinde ona uygun bir elbise olacaktı. Ne şirin bir bebekmiş, dedi adam. Evde elektrik olmadığını anladı. Salonun orta yerinde ayağı yamulmuş bir masa duruyordu. Üstünde zar zor yanan gazyağı lambası tavanı ise bulamış, oralı değilmiş gibi yanmaya devam ediyordu. Ama ışık lazım, dedi adam. Yoksa bebek için bir şey bulamam. Kapkara, dedi kadın. Senin çuvalın kapkara. Ha, o mu? O poşet, dedi adam. Büyük, siyah poşet. Çok sağlamdır. Çuval değil. Hem çuvaldan daha kullanışlı. Arabamın içindeki her şeyi koyamıyorum tabii, seçip bunun içine dolduruyorum. Her yere gidiyorum bununla. Ben başkaları gibi değilim, hanımefendi. Kadının yüzü hafifçe kızardı. Oraya gitmem, buna bakmam demem. Hem gezmekten hoşlanırım hem de sizin gibi köylülere hiç görmedikleri şeyleri göstermekten. Senin paran var mı? Alır mısın? Bende çok şey var. Alırım, dedi kadın. Poşet kaç para?

Kadınla ilk defa göz göze geldi. Gözbebeklerinin çevresi kızılca parlıyordu. Hasta mı acaba diye düşündü. Pek hareket etmiyordu kadın. Olduğu yerde kütük gibi duruyordu. Gözlerini neredeyse hiç kırpmadığını fark etti. Bir tuhaflık var bu işte, dedi. Dışarıda esinti devam ediyordu. Biraz sertleşmişe benziyordu. Evin arkasındaki ağacın dalları çinkoya çarptıkça içeriye cızırtılı sesler doluyor, gittikçe artıyordu sesler. Bebek huysuzlanınca kadın ona doğru eğildi aniden. Sus.
Adam evin başka bölmesinin olmadığını anladı. Her şey bu salondaydı. Kapıdan çok uzaklaşmamıştı, o an fark edemediklerini şimdi yavaş yavaş çözmeye başladı. Hemen karşısında bir ocak tütüyordu. Üstündeki eski bakır kap isten kararmıştı. Yere düşmekten olsa gerek, ortası yamulmuştu. Bir şey pişirmeye mecali yokmuş da zorla bu işe itiliyormuş gibi duruyordu. Adamın tencereye baktığını gördü kadın. Mama pişiyor, dedi. Adam bu kez daha sakin baktı kadına. Gözlerinde bir şey vardı. Bir sevinç dalgası mı, yoksa hiç çekinmeden istediğini alacak olmanın verdiği rahatlama mı, bilemedi.
Poşet değil, dedi. O satılık değil. Ben içindekilerden söz ediyorum. Şu çıkardıklarımdan. Baksana şunlara.

Oyuncak arabalar, çıngıraklar, trenler, mumlar, fularlar, bardaklar, cezveler, küçük şamdanlar, ampuller, balonlar renkli renkli, pelüş hayvanlar, bez bebekler, tüller, şallar, tencere, tabaklar… İşte bunları diyorum. Poşetin içinde ne varsa çıkarıyordu adam. Kadın döndü ve masanın kenarında duran uzun saplı ağır bir şeyi eğilerek aldı. Çok zorlanmadan doğruldu. Adamın bir elinde bebek elbisesi, işte buldum, dedi. Öne doğru bir adım atmıştı kadın. Elindeki baltayı adam tam doğrulurken kafasının ortasına yerleştirdi. Adamın kafası o anda ikiye yarıldı, koca gövde kanlar içinde yere yıkıldı. Hiç sesi çıkmamıştı. Yalnızca hafif bir çatırtı, parçalanan kemik sesi. Kafasında baltayla yerde yatan adamın beyni dışarıya akmaya başladı. Gözleri yuvalarından çıkacakmış gibi dönmüştü. Şaşkınlık, dehşet. En son düşündükleri olmalı. Kadın hiç oralı olmadan, bebeğe baktı. Tek hamlede yanına sıçradı. Bebeği pis bezleriyle kucaklayıp aldı sepetin içinden. Yerde ne varsa bebekle birlikte siyah, büyük, parlak poşete doldurdu. En son adamın kafasındaki baltayı da alıp çıktı.

Akşam olmak üzereydi. Sis her yeri sarmıştı. Gün boyu esen rüzgâr dinmiş, ortalığı sessizlik kaplamıştı. Bu saatte köylü çalışmış, evine dönmüştü artık. Erkekler yemeklerini yiyip akşam sefası için kahveye doluşacaktı. Kadın omuzunda poşet, elinde ucundan kan damlayan baltayla köyün orta yerinden geçti. Hafifleyen sis içinde bir gölge gibi yürüyordu. Bugüne kadar hiç hissetmediği duygular yaşıyordu. Oyuncaklarını kimseyle paylaşmaktan hoşlanmadığı çocukluğunu hayal meyal hatırlıyordu.