İnsanlık kavramından her geçen gün uzaklaşan Batı dünyası, sonucunda oluşabileceği tüm semptomları yaşamaya, varoluşu sorgulamaya başladı. Korku ve umutsuzluk içinde yaşam süregelirken insan kendisini yapayalnızlık içinde buldu. Bir neden, mana aradı ve umutsuzluk daha da alevlendi. Bu biçare duruma karşı varoluşçu felsefe doğdu ve din eskisi kadar birey üzerinde etki etmemeye başladı. Hatta Nietzsche ‘Tanrının öldüğünü’ bile iddia etti.

Sınırı olmayan bir subjektiflik, bireyin öne çıktığı bir düşünce tarzı, topluluk karşıtı duruş, maceraperestlik ve sınırsız özgürlük; işte egzistansiyalizm (varoluşculuk) ‘in ta kendisi!

‘’Varoluş özden önce gelir.’’

İnsan özünden vazgeçmişse, benliğini yitirmişse bütün bir evrene sahip olsa bile ne kıymeti kalır ki… Bu fikir önüne geçilemeyen bir sarmaşık gibidir. Ruhu saran varoluş düşüncesi insanı daima bunalım haline sokmuştur. Yapılan seçimler, alınan sorumluluklar insanda bunalım hali oluşturur. İnsanı dünya üzerinde olup biten her şeye karşı sorumlu tutar. Tüm bunların içerisinde sürüklenip giden insan, özüne çok geçmeden yabancılaşmaya başlar. Varoluşcu felsefe derin bir biçimde bu ‘’yabancılaşma’’ üzerinde durur. Felsefeye göre insan dünyaya atılmış ve bir başına bırakılmıştır. İnsan özüne kazandırdıkları kadarıyla kendisine biçim verir ve kendisini benliğinden doğurur. Kısaca bahsetmek gerekirse varoluşculuk bir izolasyondur denebilir.

‘’İnsanoğlu madem ki dünyaya atılmıştır, kendi başına bırakılmıştır, öyleyse yaptıklarından sorumludur. Nitekim o, kendini nasıl kurarsa öyle olacaktır. Tasarılarına, seçmelerine, eylemlerine göre varlığına bir öz kazandıracaktır. Edimleriyle kendini gerçekleştirecektir. Gerçekleştirmelidir.’’ Jean Paul Sartre

Varoluşculuk felsefesinin kurucularından biri olan Sartre’nin edebiyatta ki yansımaları ‘’bulantı ve iç sıkıntısı’’ gibi sancılarla gün yüzüne çıkar. Sartre’ye göre insan özgürlüğe mahkum bırakılmış bir varlıktır.

‘’Anlamıyorum Tanrım, hepsi birden aynı şeyi düşünmeye neden bu kadar önem veriyorlar. Balık gözlü, içedönük görünen, uzlaşamayacakları bir insan geçmeye görsün aralarından, başları çevriliyor hemen.’’ J.P. Sartre

Varoluşculuğun getirisi olan öznelliği bu sözü ile açıklamış, ötekileştirmelerin yersiz olduğunu vurgulamıştır. Kararlarımızın ve yargılarımızın tek sebebi bizizdir. İnsan daima özgürdür. Nietzsche’nin dediği gibi; kurallara-ahlak yasalarına uyacağım diye özgürlükten-varoluştan vazgeçmek sürü olmaktır, bunun tam tersine varoluş bütün hataları haklı çıkaracak kadar değerlidir.

‘’Her şey şaşmakla başlamıştır. Ne zaman dünyanın derin anlamını sezer gibi olduysam, onun basitliği şaşırttı beni.’’ Albert Camus

Edebiyat dünyasının varoluşcu felsefeden etkilenmiş başka bir ismi Albert Camus’dür. Kendisine yabancı olan insanın, dünyaya nedensiz bir şekilde bırakıldığını savunmuştur. Bu görüşünü “absurde” sözcüğü ile açıklar. Sözlüklerde “akla, mantığa uymayan; abes, saçma’’ olarak tanımlanmaktadır. Camus, düşünsel dünyasının gelişmesinde iki farklı dönem geçirmiştir. ”Saçma” kavramına yoğunlaştığı dönemde intihar, “başkaldırı” üzerine düştüğü dönemde ise cinayeti ele almıştır. Bu iki dönemin de kesiştiği mutlak son ölüm, yaşamın anlamsızlığını ve dolayısıyla “saçma” yaşantıyı ortaya çıkaran bir olgudur.

Camus, geçirdiği bu dönemlerden sonra intiharın bir çelişme içerdiği kanaatine varmıştır. Yaşamı anlamsız bulan ve intihar eden kişi, aslında bu eylemi gerçekleştirerek yaşayabileceği bir anlamın var olduğunu kanıtlamış olur. Eğer hayat gerçekten anlamsızsa, o halde intihar eden kişinin intihar etmesi için bir neden yoktur. İntihar anlamın var olduğunu gösterir sonucuna ulaşmıştır.

 

“Siz kimsiniz ki? Anlam arıyorken anlamsızlığın âlâsını yapıyorsunuz.” Franz Kafka

Varoluşculuktan etkilenen bir başka ünlü yazar da Franz Kafka… Kendine özel tarzı edebiyatta ‘’Kafkaesk’’ üslubu olarak adlandırılmıştır. Eserlerinde işlediği ana tema ‘’yabancılaşma’’ olmuştur. Dönüşüm kitabında, özellikle yarattığı karakterle, topluma ve kendine yabancılaşmış bir insanı ele almıştır. Çoğunlukla konularını insanın yaşamından seçen Kafka, Şato ve Dava eserlerinde; varoluşu, bir türlü ulaşılamayan, refaha erişilecek bir gerçeklik olarak anlatmıştır. Yalnızlık ve iç sıkıntısından da bir o kadar sık bahsetmiştir.

 

Sonuç olarak yalnızlıktan korkuyor ve varoluşumuzu halı altına umarsızca süpürecek kadar öteliyoruz. Ne yazık ki, içinde yaşadığımız bu dünya, farklılıkları ötekileştiren, ön yargıların yüksek sesle konuştuğu bir elalem topluluğundan ibaret. Özgürlük kavramından eser olmayan, aklın yerini ebleh düşüncelerin sardığı, bir kitle olarak yaşam sürmekteyiz ve buna kimsenin dur dediği de yok. Modern hayatın modası, hepimizi aynı fabrikanın ürünüymüşcesine sokaklarda caddelerde dolaştırıyor ve bundan gurur duymamızı istiyor.

Friedrich Nietzsche’ nin dediği gibi şüphesiz; “Derisini değiştirmeyen yılan, kafasını değiştirmeyen insan ölmeye mahkumdur.”