Bu yazı yazarın Kawabata’nın Kyoto kitabı eşliğinde çıktığı Kyoto yolculukları kapsamında yazdığı Kyoto öykülerindendir. Bu öykülerde Kyoto kitabı kahramanı Çieko yazara eşlik eder.   Geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren Japon yönetmen Isao Takahata’nın yönettiği filmlerden biri olan Prenses Kaguya Masalı’nı anımsamak adına, film dahil edilerek yazılmıştır. Öykü, Kyoto’nun Nishiyama ormanlarında bir festivalde ve Arashiyama bambu ormanında Prenses Kaguyahime’nin evinde geçer.

Çieko düşünmeden edemiyordu, iç sesleri onun bu durumu çok derinden merak ettiğini gösteriyordu aslında: “Gion bahçesinde kiraz çiçeklerinin altında doğmuş olmak, “Bambu Kesici” masalındaki peri Kaguyahime’nin bir bambu kamışının içinde dünyaya gelmesi gibi bir şey değil miydi?

Neden böyle düşünüyordu Çieko? Onun ne düşündüğünü anlamak içindi benim tüm mücadelem.

Prenses Kaguya Masalı’nın baş kişisi Kaguyahime aydan dünyaya gönderilmişti. Bir bambunun içinde dünyaya yeniden doğmuştu ve yoksul bir bambu kesici tarafından büyütülüyordu. O aya geri dönmeden, onunla karşılaşmanın yolunu bulmalı ve Çieko’nun ne demek istediğini anlamalıydım.

Prenses Kaguya Festivali’ne doğru yollandığımda onu bu kadar net göreceğimi düşünmüyordum.

Bir bambu ormanının içine adımlarımı attıktan sonra karanlık çekti bizi bir süre içine. O karanlıkta yürürken hala daha karşıma çıkacak aydınlığın düzeyini kestiremiyordum. Derken… Yolumuza o küçük bambucuklar çıkmaya başladı. Her birinin içi mumlarla özenle ışıklandırılmış yüzlerce bambucuk!

Ormanın içinde soldan uzun bambu ağaçlarının esintisinde patikayı çıkarken,

ışıklandırılmış minik bambucukların yansıdığı patika rengarenk görünüyordu gözüme, yansıyan ışığın çıkardığı kırmızıdan, bambucukların sarısından, kararan havanın mavisinden, ve esen bambu ağaçlarının yeşilinden oluşan. Etrafımızın kaç bambucukla sarıldığını kestirmek imkansız görünüyordu.

Keza karşımıza çıkan patika iki yola ayrılıyordu, orda da bambucuklar ışıldamaya devam ediyordu. Muhtemelen birleşecekler diye düşünüyorduk ancak patikalardan bir tanesini seçmek durumundaydık yola devam etmek için.  Seçtik, bambucukları saymak yerine her adımımızdan keyif almaya karar verdik. Işıltılı bir yolda yürüyorduk, aslında o sırada biz bir masalın içinde yürüyorduk. 10. yüzyılın içinden bir masalın 21. yüzyılda yeniden canlandırılışı idi karşımdaki, ne kadar masalsa, o kadar gerçekti. Ne kadar geçmişse, o kadar bugündü.

 

Ben masalın kendisinin canlandırılacağını düşünürken, masalın özü canlandırılmıştı adeta, bambunun kendisi, Prenses Kaguya’nın asıl çıktığı yer.

Biraz daha ilerleyip karşımda Prenses Kaguya’yı gördüğümde Çieko’yu anlamaya çok yakın olduğumu hissettim. Kaguyahime kırmızı elbisesi, örgülü siyah saçlarıyla karşımda bambuların arasında ışıltılar içinde oturuyor, etrafına gülümsüyor, adeta bambuların etrafına saçtıkları ışıklardan beslenip, o ışığı dağıtma görevini üstleniyordu.

 

O ışık Çieko’ya kadar gidiyordu, o yüzdendi Çieko’nun Gion’da kiraz çiçeklerinin altında doğmuş olmakla, Kaguyahime’nin bambu kamışı içinde doğmuş olmasının birbirine eşit olduğunu söylemesi. Gion Kyoto’nun kalbiydi, kiraz çiçekleri ise Kyoto’nun göz bebeği; bambu kamışından doğan bir Prenses ise ancak bir şehrin kalbiyle gözbebeğine eşit nitelikte olabilirdi. Her ikisi de ışıltılı bir görüntü çağrıştırıyordu ve bu ışıltıların arasından geçiyordum.

Bambu ormanında Prenses Kaguya Festivali’nde ışıklandırılmış yüzlerce bambucuğun oluşturduğu patikadan Kyoto’nun içine doğru yollanırken, bir Kyoto masalının içine doğru yürüyorduk.

Çektim aldım sonra Prenses Kaguya’yı ormandan. Masaldaki Prenses’ti görmek istediğim, kurallara direnen, evlenmek istemediğinde kaçıp gidebilen, gökyüzüne karışan bir Prenses. Benim hızlı koşuma katıldı, ikiletmedi ellerimi ona uzattığımda, eteklerini toplayarak ormanın içinden bana doğru koştu. Şimdi biz kahkahalar atarak uzaklaşıyorduk kalabalıktan. Dinlenmek istediğimizde ağaçların tepesine çıkıyor, birbirimize meyveler fırlatıyorduk.  Yolumuza ise kestaneler, mantarlar, üzümler.. .şarkısıyla devam ediyorduk.

Birlikte Gion’a kiraz çiçeklerinin altına ulaştığımızda, Çieko uzaktan bizi seyrediyordu. Maruyama Park’ta Kyoto’nun en eski ve en gösterişli kiraz ağacının altında yeniden eteklerini topladı Kaguyahime, ona doğru gelen ışıltılı aracın içine doğru yürüdü. Şimdi o ait olduğu yere, gökyüzüne dönerken, geride ışıltılar bırakmıştı. Ve ben bir başka ışıltılı yerdeydim, bu görkemli kiraz ağacının altında. Burda ışıltılar birbirine karışmıştı, bunları ellerime alıp Çieko’ya göstermek istiyordum. Onun burda dünyaya geldiğine emindim. Doğmakla, bir sepette bulunmak arasında bir fark yoktu bana göre, eğer ki kiraz çiçeklerinin ışıkları iniyorsa bir bebeğin üstüne, o bebek orda doğmuştur. Bunu Çieoka’ya söylemek üzere ona doğru yürüdüm.

Konuşmaya başladığımızda Çieko’ya Kaguyahime ile ortaklığının sadece ışıltılar içinde olmakla sınırlı olmayabileceğini anlatmaya başladım:

“Yani sen şimdi Kaguyahime’nin etrafa saçtığı ışıltının kurallara direnmesinden mi ileri geldiğini söylüyorsun?”

“Tam olarak öyle Çieko, Kaguyahime bir anti-prenses örneği. Prensesliğin getirdiği tüm kuralları reddediyor ve kendine özgü bir yaşantı kuruyor, direniş ve mücadeleyle örülü bir yaşantı bu. Bence mücadele edenin yüzündeki pırıltı, güzel ve parlak kıyafetler içinde sadece duranların pırıltısından kat ve kat üstündür, o yüzden Kaguyahime’nin pırıltısının ayrı bir anlamı vardır, o kuralları üzerinden soyma çabasından ötürü parlar.”

Çieko sessizce beni dinliyordu. Annesi ve babası isterse evlenebileceğini söyleyen Çieko’ya tüm bunlar fazla mıydı? Ancak bir yandan Kaguyahime’yle benzetilmek hoşuna gitmişti ve merakla dinliyordu. Bense Kaguyahime’nin pırıltısının sadece bambu kamışının içinde doğmuş olmaktan gelen fiziksel bir doğa olayı olmasından değil, yaşantısını kuruş biçiminden ileri geldiğini söylemek, bu anlamda onun sadece bir masal değil, Çieko’nun ya da başkalarının hayatının ta kendisi olabileceğini anlatmak istiyordum. Aslında yapmak istediğim sadece buydu. Eğer Çieko beni dinlemek istemezse gidebilirdi, ama o benden hiç gitmemişti ve şimdi de söylediklerimi merakla dinlediğini görüyordum.

“Nasıl bir ışıltı saçıyor Kaguyahime sen ona bakınca diye sormaya devam etti Çieko. Neler yapıyor, bana anlatır mısın?”

Seve seve anlatırım dedim.  Hikaye şöyle dile gelir Kaguya;

 

“Bambu kesici Kaguya’yı bulduğunda Kaguya’nın kimlik çatışması ilk ismiyle gelir, onun hızla büyüdüğünü göre civardaki çocuklar ona “bambucuk” diye seslenirlerken, bambu kesici bu tanımı beğenmez ve ona “Prenses” der. Kaguya’nın mücadelesi doğa içinde koşturan bir bambucuk olmakla, kuralları yerine getiren bir prenses olmak arasında gidip gelecektir.

Kaguya büyürken ormanlarda dolaşır, diğer çocuklarla dağlara çıkar, şarkılar söyler, hayvanlarla oynar, ağaçların meyvelerini yer, diğer herkes gibi o da çocuktur. Sutamaru adında bir çocuğa kendini yakın hisseder. Ona karışmasalar hep doğada yaşayacak, kendini yakın hissettiği Sutamaru’nun yanında kalacak gibidir.

Ancak bambu kesici kestikçe içinden altınlar ve renk renk kıyafetler çıkan bambuların dile geldiğini, tüm bunların Kaguyahime’nin gerçek anlamda bir prensese çevrilmesi için gönderildiğini düşünür. Altınlarla prensese bir konak yapmaya, onun köy hayatında büyümesi yerine prenseslere yakışacak şekilde şehir hayatında yaşaması gerektiğine karar verir. Bambu kesici kimonosu ve altınlarla her gün şehre yollanırken, çocukların arasında mutlu olan bambucuk onlarla şarkı söylemektedir:

 

Es rüzgar, estikçe es

Tüm gücünle es

Getir bize dağın meyvelerini

Kestaneler, mantarlar, üzümler……

 

Ağaçlara çıkan, ağaçlardan meyveler koparan, doğanın içinde kendini bularak bambucuk olmayı çok seven Kaguyahime şehre götürülür zorla, ve şehirde kendini pek çok hizmetlinin arasında bulur, üstelik üstüne şık kıyafetler atarlar. Kendisine ayrılan şık kıyafetleri gördüğünde verdiği tepkisi lükse yönelik algısının işaretlerini verir: rengarenk kıyafetleri havada uçurduğunda onları benzettiği şey bir gökkuşağıdır. O kıyafetlerde renk, koku ve ahenk görmektedir, lüks, şatafat ve güzellik değil.

Ancak sarayda kurallar başlar, Kaguyahime’ye asil bir Prensesin nasıl olması gerektiği öğretilmektedir. Kendisine üzerindeki şık kıyafetlerle nasıl durulması gerektiği öğretilirken üstündeki kıyafeti bırakıp kaçar; hem fiziksel olarak bu kıyafetlerin içinde olmak istememektedir, hem de kendisine prensesliğin elbiseleri olarak sunulan bu gömlekten soyunmakta, bu kimliği reddetmektedir.

 

Kendisine öğretilmeye çalışılan derslerin konusu ne olursa olsun, o bu süreci diğer kimliğine göre deneyimlemektedir: el yazısı yazması beklenen kağıtlardaki hayvan resimleri onun ruhunun doğada kaldığının kanıtı gibidir.

Ona öğretilmek istenenlere itirazı vardır Kaguyahime’nin; kaşlarını aldırmak istemez, çünkü terler gözüne girecektir, ancak ona bir prensesin terlememesi gerektiği söylenir. Geleneksel siyah dişleri, ağzını açıp gülemeyeceği için istemez ama ona asil bir prensesin ağzını açıp gülmemesi gerektiği söylenir. Ancak Kaguya’nın itirazı devam eder: “Asil bir prensesin bile terleyip katıla katıla güleceği zamanlar olur! Göz yaşlarına engel olamadığı zamanlar, kızıp bağırmak istediği zamanlar da hatta!”

 

Kendisinin inandığı her şey reddedilince, çareyi kaçmakta bulur Kaguyahime. Kalabalıktan kaçar, prenses kimliğinden soyunur, prenses olmaktan, prensesliğin dayatılmasından, kimonolarının katlarından, kendisine biçilen hayattan adeta soyar kendini. Ve arınmak için gittiği yer çocukluğudur, çocuk olduğu yerdir.

Kaguyahime bir yetişkin olduğunda, güzelliğinin ve prensesliğinin kesiştiği noktaya ulaşmak için rekabet eden erkeklerle dolar etrafı. Bu erkekler güzelliğe erişmek için vahşileşmekten asla çekinmezler. Ancak Kaguyahime evlenmeyi asla düşünmez, evliliğin aileler için yapıldığını örnekler Kaguyahime’nin hikayesi, çünkü ona evlenmezse babasını üzeceği söylenmektedir. Çünkü aileler için evlilik kutsaldır, evlilik bu anlamda kişisel değildir, toplum içindir. Ancak o kendi kararından ödün vermez. Bu anlamda evliliğe direnişi onun feminist direnişlerinden biridir.

Adaylar prensese biçtikleri değeri farklı şekillerde dile getirirler ve birbirlerinin sözlerini keserek prensese iletirler ne kadar kıymetli olduğunu. Ancak söz Kaguyahimede’dir, eğer ki ona değer veriyorlarsa bu kadar bu bahsettiklerini getirmelerini ister. Bu onun evliliği imkansız kılmak için başvurduğu bir yöntemdir.

 

Kuromochi-no Miko’dan Horai’nin yakut dolu dalını getirmesini ister. Prens Ishitsukuri no Miko’dan Buda’nın taş kasesini, Prens Abe no Udaijin’den ateş faresinin kürkünden bir pelerin, Otooma Dainagon’dan ejderhanın boynundaki mücevheri ve Isonokami Chuunagon’dan kırlangıçların deniz kabuğunu getirmesini ister.  Ve sonra özüne dönerek dişlerindeki siyah boyayı çıkarır, kiraz çiçeklerini görmeye gitmek ister.

 

Kaguyahime kiraz çiçeklerini görmeye gitmek isteyince ona o kadar ısrarla nasıl bir prenses olması gerektiğini öğretmeye çalışan Sagami dono işi bırakmaya karar verir.

 

Kiraz çiçeklerinin arasında dolaşırken ona prensesliğini hatırlatan bir şey olur ve sarayında devam eden kuralların doğanın ortasında bile geçerli olması onu mutsuz eder, o doğaya prensesliğini unutmak için gitmiştir ancak ona biçilen roller her yerde karşısına çıkmaktadır.

 

Bu rollerin altında ezilerek yaşadığı yere dönerlerken geçmişinden, bambucuk olduğu dönemden çok sevdiği biri çıkar karşısına: Sutamaru. Görevlilerin şiddetine maruz kalan Sutamaru’ya bakıp sadece ağlayabilir bambucuk. Aslında prensesliğinin Sutamaru’yu kurtarmasına engel oluşuna ağlar gibidir.

 

Aradan üç yıl geçer.  Horai’nin yakut dalını istediği prens dalı getirdiğini duyurur. Buna en çok filmde güce tapan bir figür olarak resmedilen bambu kesici, baba sevinir.  Kaguya dalları görmekle yetinmez, nasıl bulduğunu bilmek ister. Prens iştahla Horai Dağı’na çıkış hikayesini anlatırken, gerçek ortaya çıkıverir, prens dalları bir zanatkaara yaptırmıştır ve zanaatkar parası ödenmeyen dallar için Prens’in eşi olarak tanıttığı Kaguya’nın evine gelmiştir parasını alabilmek için. Prensin evden kaçışı saniyeyi bulmaz.

 

Sıra ikinci adaya gelmiştir. Prens Abe ateş faresinin kürkünden olduğunu iddia ettiği pelerini getirmiştir. Gerçek bir ateş faresi kürkünün yanmayacağını söyleyen Kaguya, prensin pelerini ateşe atmasını ister. Prensesi gerçek olduğuna ikna etmeye çalışsa da, Kaguya ısrarcıdır. Ve oracıkta cayır cayır yanan pelerin ikinci adayın yalanının yanışıdır.

 

Otooma Daigonon ise ejderhanın boynundaki mücevheri bulma macerasından yenik çıkmıştır.

 

Prens Ishikuru ise Buda’nın taş kasesini bulmaya çalışırken yanı başında bitiveren çiçeği getirip, çiçeklerin açtığı, kuşların cıvıldadığı, balıkların dans ettiği başka bir dünyaya gitmeyi teklif eder Kaguya’ya. Ancak ona yaklaşıp perdeyi açtığında ise karşısına çıkan onun yalan hayatıyla kendisini yüzleştiren Kaguya’nın başka bir yüzüdür.

 

Isonokami Chunagon ise kırlangıçların deniz kabuğunu ararken kırlangıçlara ulaşmak için çıktığı yükseklerden düşmüş, belini kırmış ve nihayetinde ölmüştür.

 

Prensesin bu ölüm karşısındaki çığlıkları, prensesliğe, güce, prensese ulaşmaya çalışan bu adamların taptığı sahteliğe yöneliktir. Şimdi o bu kendisine verilen hayatın içinde var olmayı seçtiği için kendisini sahte bir hayatın içinde olmakla, sahte kimliğe bürünmekle ve bu sahte kimliğin tüm bu sonuçları yaratmasından sorumlu tutmaktadır.

 

Sıra imparatordadır. İmparator Kaguya’nın beş prensi bu hale getirmesinden etkilenmiş, bunu Kaguya’nın kendisiyle birlikte olmak istemesine bağlamıştır. Kendisine gitmek istemeyen Kaguya’nın babasıyla konuşması, babası ve kendisi için hayatın nasıl farklılaştığını bir kez daha göstermektedir. Babası için imparatorun yanında çalışmak bir başarı göstergesiyken Kaguya, bir imparatora hizmet etmektense ölmeyi tercih etmektedir.

 

İmparator, Kaguya’nın kendisini reddettiğine inanamaz, çünkü hiçbir kadın o güne kadar onu reddetmemiştir. Çünkü ona göre bu imkansızdır. Kaguya, imkansız denilen şeylerin nasıl imkanlı olduğunu imparatora göstermektedir.

 

Ancak imparator ısrarcıdır, bir gün habersizce Kaguya’nın yaşadığı yere gider ve o görmeden odasına girer. Aralarında geçen konuşma kendisini kimsenin reddedemeyeğine inancını gösterir, üstelik Kaguya’nın izni olmadan ona sarılmış, onu götürmeye kalkmıştır. O sırada bir şey olur. Kaguya imparatorun elleri arasından yok olur. İmparator onun fiziksel olarak yok olduğunu düşündüğü için etrafta onu aramaya başlar, ancak bilmediği bir şey vardır; Kaguya başka bir boyutta var olan kimliğiyle, onların yaşadığı boyuttan yok olmuştur. Yeniden görünür olduğunda imparator onu ikna edemeyeceğin anlayıp sarayına döner.

 

Kaguya şimdi her gece, ait olduğu yeri, ayı izlemektedir. Ve ailesinin karşısında ağlamaya başlar, aya geri dönmek istememektedir. Ancak bir süre sonra onu almaya geleceklerdir, çünkü o aydan doğmuştur.

 

Kaguya bu dünyada kalmak istemektedir, ancak onun dünyası bambuların arasında, çayırların çimenlerin arasında büyüdüğü topraklardır. Annesine bu isteğini söyledikten sonra annesi bir araba hazırlatır gizlice. Şimdi Kaguya ait olduğu yerlere dönecektir.

 

Eskiden yaşadığı yerlere ulaştığında karşılaşmak istediği kişi karşısındadır: Sutamaru.Seninle ben, der, çok mutlu olabilirdik. İnanmaz Sutamaru, sen burda yapamazsın, der. Ancak Kaguya, bambucuk olmak isteğini eline aldığı bıçakla Sutamaru’nun yaptığını yaparak karşılık verir. Köklerini keser bitkilerin. Aslında bu dağ yaşamına ait olduğunu, mutluluğun onun için bu olduğunu göstermek ister.

Sutamaru’yu ikna eder, Sutamaru onunla kaçabileceklerini söyler, gözleri parlar bambucuğun. Ancak Sutamaru onu kucakladığında bile Kaguyahime’nin feminist direnişi karşımıza çıkar:  sevdiği kişinin onu kucaklamasına ihtiyacı yoktur. Çünkü o koşabilmektedir. Her güçlü kadın gibi. Ve arınır prenses kıyafetinden.

 

Uçmaya başlar, bu kez göklerin ve yeryüzünün kendisini kabul etmesini isterken, yeniden kendisi olmuştur. Göklerde uçan bir prenses değil, bambucuktur. Üstelik Sutamaru da onunla birlikte uçmakta, gökyüzünde en masalsı ve en gerçek birleşmeyi yaşamaktadırlar.

 

 

Bu rüya mıdır, yoksa gerçek mi? En gerçek olan en güzel rüyadır.

 

Ve sonra ayın 15’i gelir… Aydan Kaguya’yı dönüştürmek üzere gelirler. Babasının ve ekibinin hazırladığı oklar gökyüzünden çiçeklere dönüşür, ay savaşçılarına etki etmez. Kaguya içerde annesine sarılırken, ay savaşçılarının halesi  Kaguya’yı ele geçirir. Kaguya’ya şimdi tacı sunulmuştur. Tacı taktığı anda bile uçuşan melodiler, bu dünyaya ait hatırladığı en güzel melodilerdir…

 

Es rüzgar, estikçe es

Tüm Gücünle Es

Getir bize dağın meyvelerini

Kestaneler, mantarlar, üzümler……

Kaguya gökyüzü düzlemine ulaşmıştır, annesiyle babası şimdi onun başka boyuta geçişine tanık olmaktadırlar. Kaguya ailesinin “gitme” seslerine dayanamaz, giydiği anda dünyaya dair  kendisine her şeyi unutturacak olan kaftanı giymeyi reddeder, biraz daha zaman ister ve annesiyle babasının yanına koşar. O son anda bile ay şehrine çağrılmaktadır. Ona bu dünyanın kirliliğini geride bırakması söylenmektedir. Ve haykırır bambucuk:

 

Burası kirli değil

Burda neşe var, hüzün de.

Burda yaşaya herkes her şeyi farklı ölçülerde hisseder.

Kuşlar, böcekler, hayvanlar, ağaçlar, çiçekler ve duygular var

der, ve annesine eğilmişken kaftan sırtına konuluverir. Şimdi Kaguya dünyadan başka bir yere, aya dönmektedir. Şimdi aya yolculuk başlamıştır.

 

Herkes gökyüzüne bakar, geçmişi, çocukluğu, ailesi, prensler ve imparator, Sagami-dono ve eşinin ve çocuğunun gerçekliğindeki, bambucuğun hayalindeki  Sutamaru…

 

Son kez dünyaya bambucuk gözleriyle bakar.

Ve sonra aya karışır.

 

Prenses Kaguya masalı prensesliğin dayattığı kurallara, toplumun güzellik algısına, ailenin dayattığı rollere karşı çıkan feminist bir masaldır, bu yüzden, Çieko,” dedim.

 

Soluksuz dinlemişti, beni. Adeta soluksuz dinlemişti.

“Çok etkileyici,” dedi. “Çok ama çok etkileyici.”

“Gerçekten böyle mi düşünüyorsun” dedim.

“Evet,” dedi. Ekledi.

“Onun yaşadığı dönemi ve coğrafyayı biliyordum ama hikayesini bu kadar detaylı bilmiyordum, teşekkür ederim” dedi.

Şaşırma sırası bendeydi, “onun yaşadığı coğrafya mı?”

“Evet,” dedi. “Prenses Kaguya’nın 10. Yüzyılda Kyoto’nun batısında bulunan Arashiyama bölgesinin eteklerinde Matsuo tren istasyonuna yakın Nishiyama bambu ormanı civarında yaşadığı rivayet edilir. Hemen ötesinde Suzumushi-dera Tapınağı ve Koke-dera Tapınağı bulunur. Bildiğim kadarıyla o bölgeye Prenses Kaguya’nın evi yapılmış daha sonra.”

Arashimaya’ya kaç defa gitmiştim bilmiyorum, ama Nishiyama Bambu ormanına kadar hiç gitmemiştim ve orda Prenses Kaguya’nın evi olduğunu ise bilmiyordum.

Çieko şaşırtmıştı beni yine.

“Görmek isterdim” dedim.

Bu kez o “sahi mi?” dedi.

“Hem de çok,” diye yanıtladım.

“Gidelim o halde.”

 

—–

Matsugasaki’den trene binip, Karasuma hattıyla Uzumasa Tenjingawa’da inmek, ordan da 73 nolu otobüse binmek çok uzun sürmüyor. Çieko yolları biliyor gibi, gitmedim dese de bana. Ben ne zaman durakların yerini soracak olsam, elimden çekiştiriyor. Hava müthiş sıcak.  Ağustos ayında Kyoto’nun en sıcak günlerinden biri. Aldırmıyorum, Çieko’nun peşinden trenden inip, otobüse biniyorum. 73 nolu otobüs Arashiyama’nın ortasından, yeşilin binbir tonunun arasından geçerken, Arashiyama’ya her gelişimin nasıl farklı bir hikaye yarattığını düşünüyorum, Çieko’yla ilk gelişim, Kaguyahime’nin evine ilk gidişim.

Suzumushi-dera, Koke-dera tapınaklarının durağı olan son durakta iniyoruz. İçimden bir gökgürültüsü geçiyor. Bir tuhaflık mı var serde sorup duruyorum, aşık olunca mı gök gürülder içerde bir yerlerde? Hoş, bu da farklı bir durum değil diyorum kendime, masallara aşık, yollardayım, yanımda bir masal kahramanı, elimden tutmuş, başka bir masalın içine çekiyor beni. Bu gök şimdi gürüldemeyecek de ne zaman gürüldeyecek?

Çieko bu düşüncelerimi anlamış gibi bana bakıyor, “hazır mısın?”

“Belki de hiçbir zaman hazır olmayacağım, öylesine heyecanlıyım, en iyisi bir an önce gitmek” diyorum.

Katıla katıla gülüyor bana. Elimden çekiştirmeye devam ediyor. Çok yürümeyeceğimizi o binanın önünde durunca anlıyorum. Durmuş, binaya bakıyor. Ben de duruyorum sonra, otobüs durağının hemen karşı çaprazında Suzumushi-dera Tapınağı’na doğru giden yürüyüş patikasının köşesinde ormanın içinde yükselen o iki katlı ahşap binayı. Dikkatli bakınca Japonca Kaguyahime yazısını okuyorum. Usulca süzülüyorum içeriye. Küçük mü küçük bir giriş alanında kocaman gülümsemesiyle beni karşılayan ev sahibi, “hoşgeldiniz” diyor, Çieko onaylamış, yazıyı kapıda okumuşum ama yeniden emin olmak istiyorum: “burası Kaguyahime’nin evi mi?” diye soruyorum.

“Evet,” diyor aynı kocaman gülümsemeyle. Nereli olduğumu soruyor, “Türkiye,” diyorum. Şaşırıyor. Elime Japonca bir broşür veriyor, bir de bir dergide Kaguyahime’nin eviyle ilgili yayınlanmış İngilizce bir yazı. Onun fotoğrafını çekiyorum sadece. Ancak bir yandan yazılanlarda, bilinenlerde değil aklım. Aklım, düşlerimde, Çieko’nun Kaguyahime’yle buluşmasında, orda, burda, yeniden yaratılan bir masalda. Varlığı, görüntüsü, ona dair bilinenler sadece ona dair bir iz bırakıyor üstümde, ve bu izi takip edip başka bir hikaye yaratan bizleriz şimdi. Bunları düşünürken Çieko’ya bakıyorum, kapının önünde durmuş, beni içeri iter gibi, ama gelmiyor.  “Haydi ama” diyorum, “beni getiren sensin, niye gelmiyorsun içeri?”  “Ben burda yaşıyorum, gelirim daha sonra, ama sen hep burda olmayabilirsin, hazır gelmişken buraya sen gir o yüzden içeri” diyor. Nasıl da aynı dili konuşuyoruz Çieko ile diye düşünüyorum, o şimdi bir kitabın içinden çıkıp, dönüşmüş, beni anlayan, duyan, benim gibi düşünen biri haline gelmiş.

“Hayır,” diyorum, birlikte gireceğiz, buraya birlikte geldik ve sen girmezsen ben de girmiyorum.” Kararlılığım karşısında şaşırmış, öylece bana bakıyor, “peki” demek zorunda kalıyor. Arkadan usul usul içeri süzülüyor. Ben saklı bir bahçede inşa edilmiş Kaguyahime’nin evine doğru yol alıyorum. Bana broşür veren, biletimi aldığım ev sahibi arkamdan geliyor. Bahçenin içinde ilerlerken, hemen karşımda onu görüyorum, Kaguyahime’yi. İnce uzun bambu ağaçlarının ortasında, iki katlı ahşap bir binanın birinci katının tam ortasında sarılı yeşilli kıyafetiyle öylece duruyor, tam karşıya bakıyor. Bana kalırsa göz gözeyiz o sırada.

Onu bulmak için buralara kadar gelmiş bana bakıyor hayretle. Çieko’ya bakıyorum hafifçe. O da hipnotize olmuş gibi Kaguyahime’ye bakıyor. Evin sahibi kapıda beni karşılayan kişi ve eşi güler yüzleriyle benim Japonca hayranlık seslerime gülüyorlar. Kaguyahime’ye yöneliyorum doğrudan, aslında bahçenin hemen kıyısında özenle döşenmiş başka bir odacık daha var, ve oranın da ne olduğunu merak ediyorum ama Kaguyahime’nin olduğu ahşap yapıya yönelmeye engel olamıyorum.  Keza bahçeye güneş vuruyor ama güneş öyle bir açıdan vuruyor ki bahçeye, Kaguyahime’nin olduğu ahşap binanın üstünde sarı, apaydınlık bir hale oluşmuş, ağaçlardan gökyüzüne, gökyüzünden ağaçlara uzanan ışıklı bir yol var ve sanki Kaguyahime ordan çıkmış da, yanlışlıkla bu binanın içine yerleşmiş gibi. Hani en fazla durakladığı bir yer olabilirmiş gibi. Ben bunları düşünürken binaya doğru yürümeye devam ediyorum, gülümseye devam edip, beni takip ederken, anlatmaya başlıyor Kaguyahime evinin sahipleri. Bu yöneldiğim ahşap yapı Kaguyahime’nin çay evi olarak inşa edilmiş. İlk katında çay yapma yeri var. Kafamı sallayarak devam ediyorum onları dinlemeye ama bir yandan sadece Kaguyahime’yi görmek istiyorum. Yanına yaklaştığımda camın arkasında duran bu feminist masal kahramanını nasıl sevdiğimi fark ediyorum. Çieko yanımda sessiz bir siluet gibi. O görünmüyor kimseye. Çieko yalnızca bana görünüyor. Ama ben yine de Kaguyahime’nin onu göreceğini sanıyorum, hatta eminim bundan. Yanımda yer açıyorum Çieko’ya, o da cama yaklaşıyor. Onları baş başa bırakırken, arkamdan gelen evin sahibi bana çay yapma yerini gösteriyor, bir de camın önünde dizilmiş origamiden yapılma turna kuşlarını. Burayı ziyarete gelen misafirler mesajlarını bir kağıda yazıp sonra o kağıttan turna kuşu yaparlarmış. “Sen de yapmak ister misin?” diyor bana. İstememem mümkün değil, Kaguyahime orda, bana bakıyor, ona bir şeyler yazacağım… “Ayak izlerimle peşindeyim” yazıyorum önce Türkçe… Sonra buraya gelen ilk Türkiyeli olduğumu söyleyen evin sahibine bakıp, Türkçe yazışımın bir anlamı olmayabileceğini düşünüyorum, benden sonraki Türkiyelinin belki de çok uzun süre sonra geleceğini düşünerek… Bir de İngilizce yazıyorum… Japoncasını da ekleyecekken, hangi dilde yazdığımın bir önemi olmadığını fark ediyorum.  Ben bunu birazdan katlayacağım ve sonra Kaguyahime’ye yazılan bin bir çeşit notun içine atacağım, benim notum turna kuşunun kanatlarından biri haline gelecek belki, belki ağzı olacak, beli burnu olacak… Uçup Kaguyahime’ye konacak, Kaguyahime’yle konuşacak, Kaguyahime’yi koklayacak… Üstelik bizim onunla hangi dilde konuştuğumuzun bir önemi yok… Çieko’yla iletişimim gibi Kaguyahime ile iletişimim de. Hangi dili konuştuğumuzu fark etmiyorum bile. Masal dili bu. Masalların kendine özgü dili varken, kalkıp gündelik hayatta konuştuğumuz dillere nasıl indirgeyebilirim aramızdaki iletişimi? Bunu düşünmeme bile gerek yok… Yazdıklarımı benden sonra buraya gelenler okuyamayacağına göre, bu sadece Kaguyahime’ye gidecek, onunla da dilin önemi olmadığına göre… Tüm bunlar hızla geçerken aklımdan, Türkçe ve İngilizce yazdığım “senin ayak izlerini takip ediyorum” yazısını turna kuşunun kanatlarına, ağzına, burnuna dönüştürüyorum, ayak izlerimden şimdi Kaguyahime’nin haberi var…

Çay evinden çıkıyorum sonra, ev sahibesini takip ediyorum… Benim Kaguyahime’yle buluşmamı izlemişler, yüzlerinde bu yeni ziyaretçinin heyecanının yansıması mı var, yoksa onların misafirperverliğinin yansıması mı benim yüzümdeki, bilemiyorum. Tek bildiğim, heyecanlarımızın ve sevinçlerimizin birbirine karıştığı. Benim Türkiye doğumlu olduğumu söylememle, karşımda Prenses Kaguya’ının Bambu Sarayı’nın ev sahiplerinin, Türkiye’ye gittiklerinden, Türkiye’yi nasıl sevdiklerinden bahsetmeleri bir oluyor. Üstelik etrafımda dört dönen ev sahibesi bana Prenses Kaguya’nın dinlenme odası olarak inşa ettikleri ve içinde pek çok aksesuar bulunan odanın duvarındaki goblen dokumaları gösteriyor, “bunları Göreme’den aldım” diyerek öylesine heyecanla anlatıyor ki, sanki orda beni beklemiş ve bu kapıdan Türkiyeli birinin gireceğini bilmiş gibi geliyor. Ben 21. yüzyıl zamanından Türkiyeli bir kadın, 10. yüzyılın feminist bir masalının ayak izlerini, bugünün Kyoto’sunun Nishiyama ormanlarında takip ederken,  karşımda sesler duyuyorum, Çieko ile Kaguya konuşuyor:

 

‘Ben kendi yolumu çizdim Çieko diyor Kaguya, istemediğim hiçbir şey yapmadım.’

Orda Kyoto’nun Nishiyama ormanlarının içinde istemediği hiçbir şeyi yapmayan tüm masal ve gerçek kadın kahramanlarına selam vererek geriye dönüşe geçiyorum.

Çünkü kadınlar ancak o zaman kendileri olabiliyorlardı ve Kaguya da onlardan biriydi. Arada yüzyıllarca farkımız vardı belki ama eğer onunla ortak bakıyorsak hayata, o bakış burdan besleniyordu. O yüzden de yüzyıllara aldırmadan birlikte yol alıyorduk, yola çıkıyorduk.

Belki de beni Nishiyama ormanlarına ve Arashiyama’ya Kaguyahime’nin evine götüren bu ortaklık duygusudur.

Geri dönüşe geçerken bir roman kahramanıyla bir masal kahramanının bana el salladığını görüyorum arkamdan.