‘’Kimse hayatını istediği gibi yaşamaz.’’

Belki Hemingway’in de yaşamak istediği hayat, tam olarak bu değildi. Küçük yaşlardan beri hayatını hep doruklarda sürdürmeyi sevmiş, on beş yaşındayken evden kaçıp Kızılderililerle yaşama cesareti göstermiştir. Kişiliğini şekillendirmeye devam eden olaylar ileride ortaya çıkaracağı olağanüstü karakterinin temelini atmıştır.

Yaşamı boyunca sergilemekten geri durmadığı maço tavırların altında yatan sebep, belki de annesinin ısrarları üzerine kız kıyafetleri giydirilerek, Hemingway’in çevresindeki insanlara ‘Ernestine’ diye tanıtılıyor olması olabilir. Hatta birçok kez yazar dostu Joyce ile eğlenmek için gittikleri barda, Joyce’un kavgaya bulaştığını gören Ernest Hemingway, hiç düşünmeden önüne gelene saldırmıştır. Böylece tarihe isimlerini edebi boksörler olarak yazdırmayı başarmışlardır.

‘’İhtiyar balıkçı hiçbir zaman ne umudunu, ne de güvenini yitirmişti. Ancak tüm bunlar, dinginliğe koşan meltem rüzgârları gibi giderek azalıyordu.’’ E. Hemingway

Hemingway hayatının bir bölümünü takip edildiğini düşünerek geçirmiştir. Sürekli olarak dinlenip gözetlendiğini, etrafındaki diğer araçların kendisini takip ettiğini düşünüp, hayatına kısıtlamalar getirmiştir. Bir gece önünden geçmekte olduğu bankanın mesaiye kalan çalışanlarının kendi dosyasını incelediğini iddia ederek ailesini epeyce endişelendirmiştir. Bu olaydan sonra Hemingway’in psikiyatri koğuşuna yatırılmasını gerekli bulmuşlardır. Ama elektro şok tedavisi görmeye başlayan yazar için her şey daha da kötüleşmiştir. Yaşadığı acının son bulmasındaki tek çareyi intihar olarak düşünüp denemelere kalkışmıştır.

Aslında bu durum Hemingway soyadını taşıyanların kaçınılmaz sonu sayılabilir. Genlerinde intihar geni bulunan Ernest’in babası ve iki kardeşi de intihara kurban gitmiştir. Hemingway’in torunu olan oyuncu Mariel Hemingway ‘in ablası da aşırı dozda barbitürat alarak canına kıyarken, yetenekli bir sanatçı olan diğer ablası Joan, halen hayattadır fakat gözlem altında tutulması gereken ciddi bir bipolar hastasıdır.

Yazarın ölümünden yıllar sonra, Hemingway’in paranoyasını haklı çıkaracak açıklamalarda bulunan J. Edgar Hoover, Hemingway’in takibinde olduğunu belirtmiştir. Hesaplarının kontrol edildiğini, telefon görüşmelerinin dinlendiğini 127 sayfalık bir bildiri ile detaylı olarak kamuya sunmuştur. Ernest Hemingway’in ise KGB ajanı olduğu artık saklanmıyor.

‘’Nerede olursan ol, kendi iç dünyana sığınmak zorundasın.’’

Yaşadığı zorlu hayat, savaşmak zorunda kaldığı hastalıklar, dünya üzerinde insanları katleden kaos ortamları… Maruz kaldığı bunca kötü durum karşısında, kendi iç dünyasına dönmeyi başarabilmiştir Ernest Hemingway. Etrafındaki gürültü kirliliğine inat, kelimelerin gücüne inanarak kısa kısa yazdığı öykülerle insanı etkisi altına almıştır. Sonu açık olarak bitirdiği hikayelerinde, adeta her okuru kendi cümlelerini yazmaya mecbur bırakmış, ufkunu açmıştır.

Bir gün yazar dostlarıyla keyifli bir öğle yemeğinde buluşan Hemingway, masadaki arkadaşlarıyla on kelimenin altında kısa bir öykü yazabilme bahsine girer. 6 kelimeden oluşan “For Sale: Baby Shoes Never Worn (Satılık Bebek Patikleri: Hiç Giyilmemiş)” adlı en kısa öyküsünü masanın üzerindeki bir peçeteye yazarak bahsi kazanır. Bu öykü insan beyninin düşsel sınırlarını zorlayan, edebiyat dünyasının eşsiz bir modeli sayılabilir.

‘’Her zaman olmaması gereken ama olan bir şey vardır.’’ Ernest Hemingway

Hemingway, toplumun gerçeklerini kaleme almayı benimseyerek realist bir duruş sergilemiştir. Yazar arkadaşlarından biri olan F. Scott Fitzgerald Hemingway’e’’ Silahlara Veda’’ adlı eserini şu paragrafla bitirmesi için on sayfalık bir rica mektubu yazar: “Dünya, insanları yaralıyor ve sonra bu insanlar yaralandıkları yerlerde daha da güçlü oluyorlar. Fakat yaralayamadıklarını öldürüyor. En iyileri, en nazikleri, en cesurları. Fark gözetmeksizin… Bunlardan hiçbiri olmasan da emin olabilirsin ki seni de öldürecek, ama aceleye getirmeyecek.” Beklenmedik cevapların ustası Hemingway, Fitzgerald’a ise sadece iki kelimeyle karşılık verir: “Kıçımı öp.”

“Ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta… Bir toprak tanesini alıp götürse deniz, küçülür Avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının ya da senin bir yurtluğunmuş gibi, ölünce bir insan eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını; senin için çalıyor.” John Donne (Çanlar Senin İçin Çalıyor kitabının ismini bu konuşmadan etkilenerek koymuştur.)

Ölmek ve öldürmek kavramları arasında geçip giden ömründe, en son kendi varlığına yenik düşer Hemingway. Uzun ve yorucu yaşamına, karısı Mary’nin evlerinin bodrumuna sakladığı, av tüfeğini bulup, şakağına dayadığı soğuk namlunun ucunda son verir…

Özgürlüğün olmadığı bir dünyada yaşamanın manasızlığını şöyle açıklar; ‘’Dizlerinin üzerinde yaşamaktansa, ayaklarının üzerinde öl!’’