Demokan Atasoy’la Karaköy’de buluştuk.  Hoş geldiniz Demokan Bey, bizi kırmadığınız için teşekkür ederiz.

Rica ederim.

 

“Konuşulmayan” yazarın ilk romanı. Ama kendisi aynı zamanda öykü de yazıyor. Anadolu Korku Öyküleri, Karanlık Yılbaşı Öyküleri ve Aşkın Karanlık Yüzü’ne öykülerinizle katıldınız. Peki sizin için hangisi daha keyifliydi, meşakkatliydi?

Güzel. (gülüşmeler) Şimdi ikisi aslında duygu olarak bambaşka. İkisinin de süreçleri bambaşka gelişiyor. Herkes için öyle olmayabilir ama öykü yazmak, bana her zaman daha doğal gelmiştir. İçimden geldiği gibi rahat yaptığım bir iş olduğunu düşünüyorum. Bir gecede oturup yazdığım öykülerim de vardır, iki üç hafta boyunca araştırıp uğraştığım öykülerim de vardır. Ama roman bir kere çok uzun bir süreç. En azından benim için öyleydi.  Zaten roman olsun diye başlamamıştım. Tamamen bir cümleden ortaya çıkan hikâyeydi. Yazmaya başladıktan sonra gördüm ki anlatmak istediğim öykü, uzun bir şekilde anlatılırsa, detaylandırılırsa o zaman benim söylemek istediğim pek çok şeyi içinde barındırabileceğim bir ortam oluşturacak. Yazdıkça dedim ki, bu bir roman olmalı, olmalı ki Demokan derdini anlatabilsin. İkisi arasındaki fark, benim için zaman oldu.

Çok zamanınızı aldı.

Ben hep araştırarak inceleyerek yazmaktan yanayım. Roman söz konusu olunca bu çalışma temposu ileri boyutlara varabiliyor detaylarla uğraşmayı seviyorsanız eğer. Ben bu romana 2006 yılında başladım. 8 yıl sürdü romanın yazılma süreci. Çok detaylı bir şekilde araştırma, inceleme safhası geçirdim. Dönemlerde geçen olaylar, o dönemin insanları ve görgü tanıklarını toparlamak… Lüzumsuz hatalarla okuyucuyu rahatsız etmektense gerçekten otantik bir şeyler yaratmak için büyük bir çaba sergiledim yani. Tekrar tekrar yazıyorsunuz… Çılgınca bir iş. Roman, bambaşka bir dünya…

 

BİZ BİR EKİBİZ, GALİP DURSUN ve IŞIN BERİL TETİK’LE BİRLİKTE.

 

Peki siz kendinizi hangi kulvarda tanımlıyorsunuz? Korku, fantastik, yeraltı edebiyatı…

Biz bir ekibiz, biz dedim çünkü biz, bir ekip olarak hareket ediyoruz; Galip Dursun ve Işın Beril Tetik’le birlikte. Hikâye podcastımız var, adı ‘Gerisi Hikâye’, en temele aldığımız işimiz. Korku kültürünün tanınması için çaba sarf ediyoruz. Öyle olduğu için tabi korku unsurlarının kullanıldığı hikâyeler anlatmak benim de hoşuma gidiyor. Korku kültürünün sadece masallardan, hurafelerden oluşmadığını, bir edebiyat dalı olarak kabul edildiğinde okuyucuya ne gibi zenginlikler katacağını anlatmaya çalışırken ister istemez etkileniyorsunuz. Zaten bu konuyla ilgili araştırmalar da yapınca ilerlediğiniz kulvar, korku oluyor. Korkunun çok temel özelliklerinden bir tanesi şudur: İnsanlar, korkunun onları korkutmasını bekler. Okurken böyle korkayım, kitabı açıp açıp kapayayım, karanlıkta kaçayım falan… Ben daha çok korku unsurlarını kullanıyorum hikâyelerimde. Romana geldiğimde bizde pek bilinmeyen, tuhaf-kurgu, karanlık romantizm gibi, geçmişte kalmış, böyle arada kulağımızda tadı kalmış bazı türlere dahil ediyorum kendimce. Bunlar bizde henüz pek bilinmediği için ismi de konmadığı için, mesela yayınevinde (Oğlak) gerilim olarak adlandırıldı.

 

Ben de tam onu soracaktım. Konuşulmayan’ı okudum ve dilinizi çok beğendim öncelikle. Gayet akıcı. Şöyle ki ben romanı eğlenceli buldum aslında. Ama kapağında gerilim yazıyor. Ben de gerilimden ziyade psikolojik yönü ağır basan bir roman izlenimi uyandırdı.

Kategorize edilmesi gerekiyor tabi. Benim yazdığım türde hiçbir yayınevinin karşılığı yok, öyle bir başlık yok. Psikolojik- gerilim unsurlarının yoğun olarak kullanıldığı bir roman olduğu için ‘gerilim’ kategorisine koyuldu.

 

BENCE İNSANLAR EN ÇOK TRAVMALARLA ŞEKİLLENİR ve DEĞİŞİRLER.

 

Konuşulmayan için bir dönem romanı da diyebiliriz değil mi? 80 darbesine tanıklık ediyoruz. Bu travmanın da psikolojik yöne katkısı var bence.

Evet, ama tam da psikolojik yönü ve dönem romanı özelliğini bir araya getirerek anlatmak istedim. Travmayı da siz eklediniz. O zaman onların hepsini birleştirelim. Çünkü ben romanda bunların hepsini birleştirdim. Bu psikolojik etki insanların değişimiyle ilgili. Süreç, karakterlerimizin değişimini gösteriyor. Bence insanlar en çok travmalarla şekillenir ve değişirler. Aynı şekilde toplumlar da travmalardan etkilenir ve şekillenir. O yüzden ben Türkiye’nin travmalarını -50’ler, 60’lar, 70’ler, 80’ler- bu romanda önemli olacak şekilde altını çizdim minik minik. Ve Türkiye’nin değişimini gösterirken bir yandan da Dalınç’ın travması, Hande’nin travması, Emine hanımın travması derken karakterlerin değişimini kol kola anlattım.

 

Peki birazda o korkutucu öykülerinizden bahsedelim. Bir ekip var ve o ekibe dahilsiniz gördüğüm kadarıyla. Son çıkan öykü kitabının adı Yılgayak’tı değil mi?

Evet.

 

Öyküleri çok çok beğendim. Samimi buldum. Çünkü öyküye dahil edilen o dünyaya yabancı değilim. Belli inançları olan ve bazı ritüelleri yerine getiren bir çevreden geliyorum. Okurken o dünyayı hiç yadırgamadım. Bu yüzden irdeleyelim istiyorum. Bu fikir kimden çıktı? Neden Anadolu Korku, niye Anadolu?

Fikir, Galip Dursun’dan çıktı. Onun başlattığı bir süreçti. Ben, o sırada Ankara’daydım, ekibin geri kalanı İstanbul’da yaşıyordu. Baya böyle ‘Eti Cin’i masaya atıp ‘Anadolu Korku budur’, dedi. Bir kurabiyeden ortaya çıktı yani. ( gülüşmeler) 2005’te Anadolu Korku yazıyoruz sen de gel dediklerinde çok şaşırdım. Çünkü o zamana kadar Anadolu Korku adı altında hiçbir şey çıkmamış. Neyse o ilk şaşkınlığı attık üzerimizden. Sonuçta hepimizin kasabayla, köyle hayat boyu bir ilişkisi olmuştur. Özellikle bu ekibin geniş bir yelpazesi var. Beril ve ben 70’li yılları, Galipler 80’lerde doğanları temsil ediyor. Hepimizin farklı bir ilişkisi var o ortamlarla. Ağırlıklı olarak şehirden köyü gözlemleyen öyküler yazılıyor, pek tabi insanlar şehirde yaşadığı için. Ama ben bunu bir meydan okuma olarak görüp tamamen köyde geçen bir öyküyle başlamak istemiştim. ‘Kuyu’ bu şekilde yazıldı ve gerçekten araştırma istiyor. Çorum’daki bir nenenin hikâyesi bu. Sorup soruşturup hikâyenin özünü alıp çağdaş bir öyküye dönüştürme süreci var.

İyi bir gözlemcisiniz.

İşim o aslında. Gücüm olduğunu düşündüğüm şeylerden biri. Yazarlıkta destek aldığım bir iştir gözlem yapmak. Her zaman gözlem halindeyim. Romanda da beni rahatlattığını söyleyebilirim detaylara olan ilgimin. Ama gözlem yetmez. O gözlemin arkasını doldurmak lazım.

 

‘YA SİZ NE ANLARSINIZ KÖYDEN!’ DEMEK BÜYÜK KOLAYCILIKTIR.

 

Benim dikkatimi çeken o korku filmlerinde gördüğümüz hava yok, popüler kavramlar vs. Anadolu’ya yaslanmış olmanız ayrıca takdir edilesi. Bu durum dikkat çekici, çünkü siz eğitimli insanlarsınız. Ama içinde köy anlatısı geçiyor. Bu kültürü inkâr da edebilirdiniz, küçümseyebilirdiniz. Ama bunu yapmadınız?

Bizim çocukluğumuz zaten o kültürü inkâr edenlerle geçti 70’lerin sonu 80’lerin başı. Aslında geriye dönüp baktığımda ise kendi içinde yaşadığın o toplumu beğenmeme gibi bir durum yok. Bu bizim içimizde olduğu için biz Anadolu Korku Öyküleri’ni dışavurabildik. Bize yapılan geri dönüşlerin çoğu da sizinki gibi. Teşekkürler. Geri dönüşler olumlu oldu. ‘Ya siz ne anlarsınız köyden’, demek çok büyük kolaycılıktır. Yani o insanlar sadece yaşadıklarını anlatabilir. Biz şehirde yaşarken de köyü anlatabiliriz. Eğer anlatamıyorsan yazarlığınla ilgili bir problem var demektir. Ama bizde herkes şuna bayılır: Herkes yaşadığını anlatır. Anlatmadıysan zaten hemen şunu derler: Sen bunu yaşadın dimi? Konuşulmayan’ı okudunuz. Bir kadın karakterle başlıyor. Bir kadının ağzından bir şeyler anlatmak bile romanın o sekiz yılına bir iki yıl daha zorluk katmıştır. Bir araştırmadır, bir gözlem sürecidir. Bunlar Anadolu Korku üçlemesi için de geçerli. Biz de atalarımızdan, dedelerimizden bir şeyler dinleyerek başladık işe.

 

Nasıl materyal topladınız?

Yazılı bir kaynak yoktu. Belki akademide vardı ama ona da biz ulaşamıyorduk.

 

2000’li yıllardan mı bahsediyorsunuz?

Biz hikâyeleri yazarken buradaki boşluğu gördüğümüz için Beril ve Galip’le bu süreci başlattık 2014’te. Yazılı bir kaynak yoksa bile sesli bir kaynak olsun, gelecek nesiller bundan faydalansın, birileri anlatmış desinler istedik. 2010’larda doğanlar en azından Anadolu korku neymiş, dünyadaki korku unsurları nelermiş bilecek. Sorulara cevap bulsunlar ve biz de kaynak olalım diye bu işe giriştik. Anadolu Korku Öyküleri’ni yazarken çektiğimiz sıkıntıyı başkaları çekmesin istiyoruz.

 

SEVGİLİ YAVUZ TURGUL’LA, BARIŞ PİRHASAN’LA ve RAHMETLİ ÖMER KAVUR’LA TANIŞMA ve ÇALIŞMA İMKÂNINA ERİŞTİM.

 

Aynı zamanda sizin sinemayla da bir bağlantınız var. Bilmeyenler için hatırlatalım Demokan bey, ‘Rabarba’ adlı aylık sinema dergisinde köşe yazarı. Biraz da o yönünüzle ilgili konuşalım. Bir yönetmen geçmişiniz var değil mi?

Kısa film yönettim iki tane. Onun dışında çok uzun yıllar yönetmen ve prodüksiyon asistanlığı, kameramanlık gibi işlerde görev aldım. 1996’dan itibaren Yeşilçam’ın eski ve önemli isimleriyle tanışma ve çalışma imkânına eriştim. Yavuz Özkan’ın film atölyesinde iki yıl geçirdim, asistanlıkta yaptım ayrıca. Sonra sinema- televizyon alanında Bilgi Üniversitesi’nde master yaptım. Tezimi vermedim ama ordan ihtiyacım olan şeyi aldım. Sevgili Yavuz Turgul’la, Barış Pirhasan’la ve rahmetli Ömer Kavur’la tanışma ve çalışma imkânına eriştim. Bunların etkisiyle sinema hep benim içimdeydi. Ondan sonra yine yönetmenlik dersek televizyon yönetmenliği ve Ankara’da Kanal B’de hem yönetmenlik hem yayın yönetmenliği yaptım.

Dev isimlerle çalışmışsınız. Oradaki tecrübeleriniz mutlaka kaleminize de yansımıştır.

Tabi eğitimini almakta önemli ama orda, o ortamda bulunmakta güzel. Ben video çocuğuyum. İlk videolar çıktığında, renkli televizyonlar salonun baş köşesine konduğunda videolara aç kurtlar gibi saldırdım. Bugün artık bu rakamlar bir şey ifade etmiyor tabi, internet film dolu çünkü. Ben 25 yaşıma gelmeden 5000’e yakın film seyretmiştim. Günde 6-7 film seyrettiğim dönemler olmuştu. Öyle olduğu için tabi deli gibi film seyretmenin de katkısını yadsıyamam.

 

RABARBA’DA ‘YARATIKLAR, CANAVARLAR, MANYAKLAR’ BÖLÜMÜ GİOVANNİ SCOGNAMİLLO USTAMIZA, ONU ANMAK İÇİN AYRILAN BİR BÖLÜM

 

Dergideki son yazınızı okudum. Senaryo nasıl yazılır, sorusuna cevap aramışsınız klişeler üzerinden. Akademik bir diliniz yok, gayet akıcı. Bu yazı dilinizi çok sevdim.

Onun için özel bir çaba sarf ediyorum. Rabarba’da ‘Yaratıklar, Canavarlar, Manyaklar’ bölümü Giovanni Scognamillo ustamıza, onu anmak için ayrılan bir bölüm. Ağırlıklı olarak korku kültürünü tanıtmaya çalışıyorum, sinema yoluyla. Gündelik bir dille, rahat okunsun istiyorum. Çünkü insanların önyargılı davrandığı bir konu zaten. İnsanlara ahbapça bir sohbet açmak gerekiyor. Karşılıklı sohbet eder gibi olduğunda daha rahat okunacağını düşünüyorum, o yüzden tarzım böyle.

 

Türkiye’deki sinema sektöründen de bahsedelim sizi bulmuşuz. Peki Türkiye’de korku sineması var mı?

Türkiye’de korku sineması kesinlikle var, bir 20 yıldır. Bunun sonucu olarak tabi, korku sineması, korku kültürünün kabul görmesinde destek olan güçlerden bir tanesi. Yani sinemaya gidip o cin filmlerini izleyen kitlenin sonra kitap okumak istemesi bence çok doğal bir itki. Korku sinemamız çok müthiş mi? O ayrı bir konu. Öncelikle çok iyi filmlerinizin olması için iyi bir sinema geçmişinizin olması lazım. Arada derede de olsa korku sinemamızda iyi filmlerimiz var ama.

 

İsim alabilir miyiz peki?

Ben isim vermek istemiyorum. Böyle seçim yapıyormuş gibi oluyor. Bu iyidir şu kötüdür çok kişisel bir seçim. Onu sevmiyorum. Önemli olan, korku kültürünün oluşması. Siz yeterince korku filmi çekerseniz iyi ya da kötü olması önemli değil, o alt yapıyı oluşturmaya başlarsınız. Zamanla kötüler elenir, iyiler ön plana çıkar. Aynı şey edebiyatta da geçerli. Ne kadar konu üzerine çalışırsanız bunun sonucu olarak arada iyi şeyler çıkacaktır. Önemli olan bir tarzı yakalayıp bunda diretmektir, araştırma yapıp geliştirmektir. Bugün siz geliştirmezseniz bile sizi takip eden birileri geliştirir.

 

İNSANLAR ‘CİN’DEN KORKUYOR DİYE SADECE CİN FİLMİ YAPALIM BAKIŞ AÇISI HÂKİM.

 

Peki sizce korku alanında Türkiye’de senaryo alanında mı sıkıntı var, yoksa yönetmenin bakış açısı, tekniğinde mi? Nerede ilerleme kaydedilmesi gerekiyor?

Araştırmada zayıflar, korku sineması için söyleyecek olursak. Ben bunu birçok yerde tekrar ediyorum. İnsanlar ‘cin’den korkuyor diye sadece cin filmi yapalım bakış açısı hâkim. Tabi bu üretim sürecini de çok etkiliyor. Aynı zamanda ‘cin’den anlaşılan şeyin yanlış olması ve bu konuda hiçbir araştırma yapılmamış olması anlatılan hikâyenin gelişmesini engelliyor. Siz 1970’lerin ‘Şeytan’ filmindeki o ‘demon’ anlatısını kullanıyorsunuz hâlâ. İnsanın içine yerleşip onu etkileyen, o cin imajını alıp sadece onun üzerine film çekiyorsunuz. 20 yıldır sadece böyle film çekiyorlar. Halbuki bizim kültürümüzde öyle bir cin yok. Cin, insanın içine giren bir varlık değil. Yani bunların hepsi önemli ve ulaşılabilir bilgiler aslında. Ama bizde araştırma kısmı eksik kaldığı için insanlar, içine cin girmesinden korkuyorlar ve işte cinci hocalar da bu şekilde pazar buluyor, para koparıyor. İnsanlar bundan korkuyorsa biz bunu çekelim diyorlar. Kadının içine cin giriyor, yüzünde yaralar çıkıyor, kuduz köpek gibi davranışlar sergiliyor. Böyle bir cin yok.  Olmadığı için tabi bunun da filmi bir yere kadar anlatılabiliyor. Ama yine de 20 yıl iyi götürdüler. İyi filmler çıkacaktır, yapa yapa, söyleye söyleye. Bu öyküler yazıla yazıla iyi işler çıkacaktır ben inanıyorum. Edebiyatta korku, bugün sinemayı geçti. Bu ‘cin’ filmleri çıkmadan önce biz ‘Anadolu Korku Öyküleri’ni çıkarmıştık. Bence sinemacıların dönüp bu kaliteli edebiyata bakması gerekiyor. Uyarlama film denen şey dünya çapında çok önemlidir. İşi kolaylaştırır ama korku sineması yapmak isteyenler aman senariste para ödemeyelim, telif ödemeyelim, ucuza halledelim, nasıl olsa korkuyorlar demeyi bırakmadığı sürece korku sinemasının ilerlemesi zor.

 

Peki sizce korku sinemasının Türkiye’de yeterli bir kitlesi, takipçisi var mı?

Var, benim gözlemlediğim 500.000 kişilik bir kitle var. Bir filmden diğerine hareket ettiklerini varsayıyorum.

Yeterli mi peki?

Bu hiçbir zaman yeterli değildir tabi ki. Sinema sektörünün iyi olması için, daha büyük kitlelere ulaşması gerek. Amerikan sinemasının bugün dünyaya hükmedebilmesinin sebebi Amerikan filmlerinin çok iyi olması değil, Amerikan izleyicisinin neredeyse tüm nüfusunun 1930’lardan 40’lardan beridir sinemaya gidiyor oluşudur. Bir sinema sektörünüz var ve elinizde 300 milyonluk bir seyirci potansiyeli olunca tabi ki iyi filmler de çıkıyor ve kötüler eleniyor. Bizde şöyle 5.000.000’luk bir sinema seyircisi var. Onun 500.000’lik kısmını çekiştirmeye çalışıyoruz. Sinema, anca seyredilirse gelişir, edebiyat okunursa gelişir, ilerleme kaydeder.

Kitaplar satarsa…

Tabi. İnsanların kültüre, sanata, görgüye önem vermeleri gerekiyor ki sanatçılar daha fazlasını yapmak için motivasyon bulsunlar. Zenginlik için kitap yazılmıyor. Kimse kitap satarak para kazanmıyor.

 

SADECE KEMAL TAHİR OKUYARAK BİLE DİLİNİZİ GELİŞTİREBİLİRSİNİZ.

 

Son olarak, Demokan Bey kimleri okur, kimleri takip eder?

Günümüz için konuşursak herkesi okumaya çalışıyorum. Ayrıca Galip’in ‘Pusova’sı, Beril’in ‘Kara Kara Kapkara’sı tavsiye edebileceğim kitaplar. Bu arkadaşlar, benim suç ortağım. Bunun dışında şahsen siyasi sebeplerle bastırılmış, önemsenmemiş Türk yazarlarının okunmasından yanayım. Mesela Kemal Tahir’in okunması gerektiğini düşünüyorum. Eğer Türk dilini, kendi dilinizi geliştirmek istiyorsanız, dilin nerden nereye geldiğini görmek istiyorsanız Kemal Tahir okumalısınız. Mesela ben bunu sıklıkla yapıyorum. Tekrar tekrar Kemal Tahir okuyorum. Sadece Kemal Tahir okuyarak dilinizi geliştirebilirsiniz.

 

Aslında sadece dil değil, mevzubahis Kemal Tahir olunca bir Türkiye panoramasına da sahip olunabilir, 20’li, 30’lu, 40’lı yıllar.

Tabi.  Ben her zaman her yerde Kemal Tahir’i öneririm. İnsan tipleri için, gözlem gücü için, tek bir cümleye devasa olayları sığdırmadaki başarısı için… Çok moda olduğundan Oğuz Atay ve Tutunamayanlar’ı herkes tavsiye eder ama şunu söylemek gerekiyor: Okunmalıdır ama Türkiye’de hep yanlış zamanda okunur, okutulur: Tutunamayanlar’ı 18 yaşında ne bileyim lisede okutuyorlar. Genç yaşta Tutunamayanlar’ı anlayabileceklerini zannetmiyorum, öyle bir ihtimal yok, gerçekçi değil. Tutunamayanlar, 35 yaşından sonraki yaşanmışlıkla, bilgi birikimiyle okunması gereken bir roman. Ancak bundan sonra orada anlatılan şeyi anlama ihtimalimiz vardır. Korkuyu Beklerken mesela, okunması lazım. Yine adını söylemem gereken Onat Bahadır var. Öyküleri çok etkileyici. Korkuya bambaşka bir gözle bakıyor. Çok ufak tefek dünyevi detayların nasıl korkunç olabileceğini görmek için bence okunması gereken bir isim. Ama benim özellikle roman yazmaya karar verdiğim dönemde- ki birde bakmışım roman yazmaya başlamışım- mesela çok önemsediğim Kazancakis vardır. Zorba, bilinmesi gereken bir kitaptır. Lolita mesela, kesinlikle detaylarla, anlatımıyla, cümlelerinden geçtim ses uyumu için bilinmesi gereken bir romandır. Ursula Le Guin’i hatırlamadan geçmemeliyiz. Bizim bugün bu türlerle uğraşmamızda fantazya olsun bilim kurgu olsun ayrıca korkunun da gelişmesinde etkisi olduğunu düşünmüşümdür. Üzerine parmağımızı basamasak da okunması gerektiğini düşünüyorum. Mülksüzler’de ‘Devrim yapamazsınız, devrim olabilirsiniz ancak’, dediğinde bir sarsılıp durursunuz. Sarsıcı romanları bulup okumak lazım. Rabarba’daki yazımda da anlattım, klişeler her zaman kötü değildir. Okuyarak bir yerlere geleceğiz. Hiç durmadan okumak lazım.

Teşekkürler bize vakit ayırdığınız için.

Rica ederim, ben teşekkür ederim.

 

Konuşulmayan’dan alıntı:

Az önce ensemde ayaklanan tüyler bütün sakinliği ile eski hâline dönerken, bütün cevapları bildiğimi hissediyordum. Varoluşum dâhil, bütün kaygılarımdan sıyrılıverdim. Vücudum hiç olmadığı kadar rahat bir hareketle o güzelliğe doğru eğilirken artık olduğunu sandığım hiçbir şey benim kontrolümde değildi. Yüzüm onunkine yanaşırken varoluşta yalnızca o ve ben kaldık. Gözlerimi yumdum ve sonsuzluğu paylaşacağım kadını öptüm. O soğuk, beyaz öpücük o güne dek olmuş ve süregelecek her şeyi değiştirecekti. Her şeyi!