“İpek çalmaya başladığında insanlar dinliyor, dans ediyor, çığlık atıyor ve daha fazlasını istiyor. Berlin, Stockholm veya New York fark etmeksizin.”

Magazine Sylvia, Stockholm, SE

 

Almanya doğumlu, Queer-Living, DJ/ Prodüktör İpek İpekçioğlu, yaklaşık 25 senedir dünyanın her yerinde performanslarını sergilemeye, dinleyicisini alışılagelmişin dışında ritim ve melodilerle tanıştırmaya devam ediyor. Queen of Eklektik BerlinIstan olarak da tanınan DJ İpek tarzını, tempo tür ve janr kavramları ile sınırlandırmayı reddediyor. Etnik müzik tutkusunu, kendine has hikâye anlatıcılığı ile birleştiren İpek, aynı zamanda Türkiye ve Almanya’da göçmenler ve kimlik üzerine çalışmalar da gerçekleştiriyor.

Epic üzerinden yayınlanan anonim türkü Bir Çift Turna’ya, Hakan Vreskala ile getirdikleri yenilikçi yorumun ardından biz de DJ İpek ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Müzik hayatına nasıl başladığından, küratörlüğünü yaptığı sahnelere kadar uzanan sohbetimiz, bize iyi ki bazı insanlar var diye düşündürttü.

 


İpek İpekçioğlu, DJ İpek kimdir, neler yapar ve ilhamını nerelerden alır?

Masa tenisi hastası, Almanya’da büyümüş; Elhamdülillah gurbetçiyim, Almancıyım diyen bir tiptir. Geleneksel müziği de seven, vakti zamanında sosyal pedagoji okumuş, hukuk okumaya başlayıp sonra askıya almış, öğrencilik yıllarında tesadüfi şekilde DJ’liğe başlamış birisidir.

DJ’lik hikayesi de şöyle gelişti; Ben bir LGBT partisindeyken oradaki booker geldi yanıma “sen lezbiyen misin?” dedi, e evet… “Türk müsün?” dedi. E, evet… “Queer oryantal parti yapacağız Noel akşamında, Almanlar ailelerine gidiyorlar, bu Müslümanların yaptıkları hiçbir şey yok, biz bunlara parti yapalım. Haydi gel sen de DJ’lik yap.” Allah Allah, e hiç yapmadım ki ben. “Olsun, gel DJ’lik yap üç gün sonra,” dedi. Bu şekilde bizim ilk Queer Oriental Night etkinliğimiz oldu 94 yılında. Ben hala “E ben hiç yapmadım ki,” diyorum o bana CD’lerini kap gel diyor. O zamanlar CD de yeni çıkmış, elimde yok. Valla ben de sadece kaset var dedim. Önemli değil kasetlerini kap gel dedi. Eyvallah dedim. 24 Aralık 1994 yılında; yılı yazmasak mı acaba… (gülerek) Ne kadar yaşlı olduğum ortaya çıktı. Yok canım onun arkasında duruyorum ben.

Hakikatten de Hristiyanlar ailelerinin yanına gidiyorlar ya, o zamanlarda göçmenler hiçbir şey yapmıyorlar. Boş gece yani. Parti yapalım dendi. İşte Queer Oriental temasında. Yani işte o Noel gecesinde kara çarşafımı giydim. Kasetlerle, CD’lerle arkadaşlarımdan hatta anamdan bile ödünç aldıklarımla DJ kabinine geçtim. DJ kabininde de şunu yapacaksın, bunu yapacaksın, sonra play tuşuna basacaksın dendi.

Kasetlerle o akşam ilk defa DJ’lik yapmaya başladım. O House DJ’i idi. İki saat sonra “Ya sen bensiz beceriyorsun, ben eve gidiyorum,” dedi ve sabah 8’e kadar insanlar dans etti. Kara çarşafımı giymemin sebebi insanlar müziğimi sevmezlerse tanımasınlar diyeydi.

Öyle müzik yapmaya başladım… Ya biz hep DJ’lere gidiyoruz bir parça çal da biz de göbek atalım diye, DJ “Eh, hoşuma giderse belki…” falan diyor. Bu sefer bu da bizim fırsatımız diye gidip çaldım. İnsanlar da diyordu ki bir kız var, bir lezbiyen var, İngilizce’nin haricinde her türlü müziği çalıyor. Latin çalıyor, Türkçe çalıyor, Kürtçe çalıyor, Balkanca, Hintçe çalıyor. Bizim göçmenlerin müziğini yapıyor; alalım bunu. İlk başta destek partilerinde çalmaya başladım. Destek partilerinde çaldıkça ismim yayılmaya başladı. Bir süre sonra okulu da bitirince uluslararası teklifler gelmeye başladı.

Birkaç sene kendi mesleğimi yaptıktan sonra düşündüm ki madem insanlar bunu sevdi, ben bunu bir deneyeyim. Tam da 2000 yılıydı. O günden beri devam ediyorum.

İpek İpekçioğlu bunun yanısıra -DJ’lik, prodüktörlük ve küratörlük çalışmalarının dışında- akademik çalışmalar da yapmaya çalışan bir insan. LGBT konuları üzerine bazen bir şeyler yazıyorum. DJ’lik ve prodüktörlük workshopları veriyorum. Farkındalık ve kültür üzerine de çalışmalarım oluyor. Bir çok işe maydonoz oluyorum. Çok aktif olmaya çalıştığım için de bazen bazı şeylere vaktim olamıyor.

Elektronik müziğin psychedelic Türk folk müziği, balkan ritimleri, kimi zaman pop müzik ile füzyon oluşturması nasıl başladı? Arkasında yatan fikir nedir?

Daha o zamanlar, DJ’lik yapmaya başladığımda zaten bende Hint müziği hastalığı vardı. İlk aşık olduğum kadın da zaten bir Hint aktristi Rekha Bollywood filmlerinden. Zaten çok farklı müzikleri sevdiğim ve gurbetçilere ithafen müzik yapmaya çalıştığım için farklı farklı müzikler yapmaya başlamıştım. Tek bir ritimde çalarsam zaten canım sıkılıyor. O değişikliği ben seviyorum.  Dans etmeyi çok seviyor, geleneksel danslara, roman motiflerine de bayılıyorum. Oryantalde kadın taraflarım ortaya çıkıyor.

Bizim evde Türk sanat müziği, klasik müzik, özgün müzik çok dinlenirdi. Anadolu Rocklar… Oradan zaten psychedelic bir geçmişim vardı. Aileden duyduğum şeylerden… Sonra kulüplerde daha çok arabesk ve pop dinlemeye başladım. Bizim evde yasaktı. Müzik konusunda tutucu bir aileden geliyorum.

Böylece başladım müzikleri birbiriyle karıştırmaya. İlk zamanlarda, 90’lı yıllarda Türkiye’de elektronik denemeler oluyordu. Ben de onları kaset olarak topluyordum. Çalmaya da çalışıyordum. Bakın farklı ritimlerde Türk müziği var, sadece pop veya Anadolu Rock şeklinde olmadığını göstermek amacıyla. Füzyonu zaten çok kimlikli ve kültürlü olarak gördüğüm için müziğim de öyle olmaya başladı.

Türk veya doğu ezgileri ile füzyon edilmiş DJ setlerinizle Berlin başta olmak üzere bir çok farklı şehir ve ülkede performanslar sergiliyorsunuz. Dinleyicilerin füzyon karşısındaki tepkileri neler oluyor?

Şimdi benim iki farklı setim var. Bir Anadolu elektronik olan setim var; Anadolu, Türkiye, Kürt, Arap ritimlerinin de bulunduğu. Bir de Eklektik Berlinistan var, bir çok geleneksel melodiyi içeriyor. Oyun havalarından tut halayların farklı çeşitlerine… Bir yandan da trap ve moombahtona uzanan, technoya da uğrayabilen ritimlerde çalışıyorum. Biraz daha çamaşır makinesi gibi dönen bir set. Yani ben dans etmeyi seviyorum. Beni sahnede kendi müziğimle dans edip insanları coştururken duyabilirsin. İnsanlar bunu çok enteresan buluyorlar.

Genelde festivallerde hep eklektik setimi çalmamı da istemiyorlar. İnsanlar yeni ritimleri duysunlar, sonuçta beni o yüzden davet ediyorlar. Onların bildikleri technoyu çalmama gerek yok. Dokuz sekizliği duyduklarında şaşırıyorlar “Aa biz hiç böyle bir şey duymadık,” diye. Kalkıyorum bazen şemmamme dansı yapıyorum; kalıyorlar biz böyle bir dans hiç görmedik diye. Bazen içlerinde bir Türk oluyor, onunla beraber dans ediyoruz sahnede.

Genelde karışık müziklerin olduğu setlerde insanlar daha çok dans ediyorlar çünkü daha fazla yeni ritimle tanışıyorlar. Çok daha farklı bir atmosfer oluşuyor. Birçok festivalde çaldığım zaman kadınlar garip bir şekilde erotizm olup öpüşmeye başlıyorlar. Öyle şeyler de oluyor. Kadın partileri olmadığı halde kadın enerjisinin baskın olduğu festivaller oluyor. Mesela Gaye Su Akyol ile sık sık bir kaç festivalde çaldım onun sahnesinden sonra. Çok deli partiler olmuştu orada. İnsanlar kabul ediyorlar. Sonuçta davet ediyorlar. Bu tür müzik, bu karışıklıkta yani Eklektik Berlinistan olarak tanımladığım bu karışıklıkta müzik yapan DJ sayısı çok az çünkü herkes elektronik çalmak istiyor nedense. Çalan kadın sayısı da az. Bu türde çalan 5 kadın DJ’den bir tanesi olabilirim. Bütün bu farklı türleri çalarken aynı zamanda birbirine bağlamaya ve hikaye anlatımını müziğe yansıtmaya çalışıyorum. Türkiye müziği de gerçekten çok zengin bir müzik. Bu müziği elektronik müziğe indirgemek o müziğe yazık etmek oluyor.

Peki ya Türkiye elektronik müzik sahnesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yeterince üretim, üretimlerin yer alabileceği label ve mekanlardan bahsedilebilir mi?

 Ben tabii, elektronik müziğin anavatanı Berlin’den geliyorum. Orası sonuçta elektronik müziğin ve bu müziğe yer veren kulüplerin var olduğu bir yer. Ama bildim bileli Türkiye’de elektronik müzik her zaman çok seviliyordu ve ona göre kulüpler vardı. Ne bileyim Suma Beach var, Wake Up Call vardı. The Hall var, Machine vardı. Tabii bu kulüpler daha tutucu bir tavra sahip. House çalıyorsa house çalıyordur, techno çalıyorsa technodur. Ve orada insanlar aç hakikaten.

Elektronik müzikte kültürel bir şey yok. Kültürsüz demek istemiyorum. Şöyle aktarayım; sözlü olan bir müzikte her zaman kimliğe bürünme ya da bürünmemeye çalışma çabası vardır. Ama elektronik müziğin özgürleştirme özelliği var. Orada senin hangi kültüre, hangi sınıfa, ne tür bir geçmişe sahip olduğunun hiçbir önemi yok. O tekrar eden ritim sana farkli bir rahatlık verebiliyor. Ve aslında Türkiye’de oldukça önemli üretimler de var. Özellikle son bir iki senede çok iyi Deep-House DJ’leri oluştu. Mahmut Orhan, gittikçe popüler olmaya başladı. Burak Yeter, Türkçe popları çok iyi remixleyen bir arkadaş. Popüler isimlerin yanı sıra Kozmonot Osman’ın, her zaman çok iyi editleri olmuştur. Hey Douglas, çok farklı mash-uplar yapıyor. Her ne kadar belki temeli elektronik olmasa da çok iyi üretimler bunlar. Bir yandan da Anatolian Sessions isminde bir arkadaşımız var Çağdaş diye, çok iyi remixler yapıyor. Mutlu San, Havantepe vs. Bir de şunu fark ediyorum; Türkiye müziklerini de artık dahil ediyorlar yaptıkları çalışmalara. Bu eskiden yoktu. Üç yıl öncesine kadar “Türkiye müziği mi? Hayır,” denilirken artık Türkiye müziğinin revaca çıktığını ve üretimin arttığını görüyorum. Zaten bu Ermenistan’da sürekli olan bir şeydi. Burada yeni yeni başlandı. Barış K, bunun başlangıcını yaptı, editleri ile. Kozmonot Osman’lar…

Yeni çalışmalar yapan arkadaşlar da yazıyorlar, bir paylaşım oluyor. Seviniyorum tabii. Hem elektronik müzikte ilerlemiş vaziyetteyiz her ne kadar kulüplerimiz yeterli olmasa da… Elde ne kadar parmak varsa sanırım o kadar kaldı underground müzik çalınabilecek yer. Çoğunluğu zaten popüler, main-stream çalıyor. Ama işte bir yandan da Zor gibi yerler açılıyor. Muhteşem bir yer. Çok rahat. Toplayacak olursam, yerler az olsa da potansiyel var, üretim gittikçe artıyor.

Geçen gün Nova Nordan’ın müziğini dinledim, muhteşem!

Peki ya bu üretimi destekleyecek labellar yeterli diyebilir miyiz?

Açıkçası hepsini biliyorum desem yalan olur. Label açmanın zorluğunu da bilemiyorum. Ama mesela önceden Doublemoon vardı, Elec-Trip ve Ada Müzik var, tabii bunlar CD olarak üretiyor. Ama bence zamanı çok erkendi bunlar için. Tutulmadı o müzikler, bilinmiyordu da… Türkiye elektroniğine açık değildi insanlar. Ama dijital üzerindeki labellar türemeye başladı. Mesela Kybele Records var Tuğçe Kurtis’ten. O bir şeyler yapmaya çalışıyor. Montreal’lı Souq Records var Türkiyeli prodüktörleri içine almaya başladı. Ama bunlar genellikle Beatport ve Soundcloud üzerinden yürüyen şeyler. Hiç birimiz para kazanmıyoruz tabii bu olaylardan. Daha çok isim yapalım, ünümüz olsun belki booking alırız, öyle para kazanalım derdik.

Yalnız Avrupa’da özellikle Berlin’de bu label konusunda bilgi almak çok daha kolay. Hem oturmuş bir sistem var. Burada öyle oturmuş bir sistem olduğunu pek de düşünmüyorum. Beatport’a label olarak nasıl girilebilir, kolay mıdır girmek bilmesem de İstanbul olarak arattığımızda artık karşımıza bir şeyler çıkıyor. Ama çok değil tabii. Oturmuş bir sistemin yoksunluğundan dolayı insanların ya parçamı verirsem şimdi beni soyarlar düşüncesi… Bir parçadan milyon dolar kazanma sistemi de yok artık. CD basacak labeller zaten çok büyük bir masraf olduğu için girişmiyorlar. Sağolsun Sony, Epic gibi labellerdan artık çıkarmaya başlıyorsun. Veya Ezhel gibi -kuzenim olur- ben bunu CD’ye basamam zaten deyip kendi labelından çıkarmaya karar verdi. Sonra çocuk patladı. İlla bir labela ihtiyaç yok patlamak için. İnsanlara ulaşmak gerçekten çok daha kolaylaştı. Evet tüketim de çok fazla, bir parçanın iki günden fazla bir numara olması da çok zor artık.

Label tabii güzel bir isim, “Ay, Sony benim albümümü çıkardı!” demek güzel bir şey. Sonuçta iyi bir sükse olabiliyor ve şans, çünkü ulaşabilecekleri insanlar çok daha fazla olabilir. Ve onun üzerinden booking alabilmek daha kolay olabiliyor.

Almanya’da Gema var, oraya bildiriyorsun parçanı otomatik olarak verilmesi gerekilen şeyleri verip işleri hallediyor. Belki 15 cent kazanıyorsun. Madonna değilsen… Missy Elliot bile müzik yapmıyor artık. Eğer bir parçan 500.000 adet satılmıyorsa, o para ile yaşamak gerçekten zor. Yaşayabileceğiniz şeyler konserler ve remix istekleri. Ama işte bu potansiyelin olması, açlığın olduğunu bilmek devam ettiriyor. İnsanlar hep bildiğimiz müzikleri dinleyelim demiyor artık.

Queer-Living bir müzisyen olarak Türkiye’de LGBTI+ görünürlüğünü nasıl yorumlarsınız? Yıllar içerisinde bu anlamda gelişen bir ilerlemeden bahsedilebilir mi?

Şimdi bak, G-Zone gibi bir dergimiz var. Zone diye ayrı bir dergi var, Lambda İstanbul var, Kaos GL var, Ankara’da Aktivizm var. Eskişehir’in Ayılar’ı var. İnanır mısın 1995’te burada ilk lezbiyen grubunu kuran insanım. 95’te kafe kafe dolaşıp “Merhaba, ben Berlinden İpek, Almanya’da yaşıyorum lezbiyenim, lezbiyen tanıyor musunuz?” falan diyip sırtımda Almanca Türkçe oluşan broşürlerle lezbiyenleri aradım İstanbul’da. Onlar da kalkıp “Şu kadın pipo içiyor git ona sor,” diyor. Ben de ilk baştan anlatıp lezbiyen misin diye sorunca neden bana gönderdiler diyor, pipo içiyorsunuz diye bartender yolladı dedim ben de. Ya şuraya git, buraya git derken sen Bilsak 5. Kat’a git dediler. Ben de gittim. Dedim ki “Merhabalar, ben İpek, Berlin’den geliyorum. Almancıyım, lezbiyenim ve lezbiyenleri arıyorum, buraya lezbiyenler geliyor mu?” Evet dediler, doğru yere geldin. Ben de hemen çantamdakileri çıkardım. Dünyada ilk defa yapılmış olan Almanca-Türkçe “Ayşe Anya’ya Aşık” isimli kendi yaptığım broşürleri çıkardım. Ve işte o akşam Bilitisin’in Kızları isimli grup kurulmuş oldu. Sonrasında Kaos GL kuruldu, tabii onun kurulmasında rolüm yok ama işte sonrasında başlamış oldu bunlar. Ardından insanları Almanya’ya davet etmeye başladım gelin anlatın Türkiye’deki durumlar nasıldır, neler oluyor diye. Çünkü ben İstanbul’a aşık olmuştum. Fakat İstanbul’da ancak LGBT hayatı olursa yaşayabilirim diye bir karar vermiştim. Yoksa da öğreneceğim diye… O günden bugüne çok fazla şey değişti tabii; örgütlenmeler, bilinçlenmeler… Farkındalık workshopları var; insanlar yazıyorlar, daha açık yaşayabiliyorlar. LGBT yaşayan insanların sayısı daha fazla. Birkaç tane kulüp var, bu kulüplerin sayısı da gerçi azalmaya başladı. Son hükümetten dolayı birçok zorluklar yaşanıyor. Onur Yürüyüşü zaten son birkaç senedir problemli. Ben her sene Onur Yürüyüşü’ne gelirdim, workshoplar verirdim. Muhakkak DJ’lik yapardım. Bir şekilde aktivizm yapardım yani. Ve Onur Haftası benim için en muhteşem şeylerden birisiydi. Ve o yürüyüşün verdiği güç, 20 metrelik bayrağı açıp politik bir şekilde heterolarla, geylerle, translarla hep beraber yürüyebilmek güçlü bir şeydi. Ama maalesef son 3 yıldır engelleniyoruz. O yürüyüşü yapamıyoruz. Ve bir çok aktivist arkadaş Almanya’ya veya başka ülkelere taşınmak durumunda kaldı. Tabii bu da gerilemeye sebebiyet veriyor. Beyin göçü, hareket göçü işin içerisine giriyor. Ama tabii ki büyük bir ilerleme var, büyük bir potansiyel var.

Türkiye gençliği dediğimde insanlar değişime açıklar aslında ve değişimi istiyorlar. Yoksa hep yerinde sayıyorsun ve hiçbir şekilde kendini geliştiremiyorsun. Ve senin, benim özgürlüğüm noktasında insanlar bunu anlamaya çok açıklar. Ama işte bir noktada da ilerleyemiyoruz ve gittikçe maalesef daha da tutucu olmaya başlıyoruz. Mesela çok gariptir ki, İzmir’de doğru düzgün bir şeyin olmaması çok garip. Halbuki İzmir çok daha açık bir şehir İstanbul ve Ankara ile karşılaştırılacak olursa… Ama İzmir’de çok büyük bir aktivizm yok mesela. Ama insanların ellerinin tutulması, engellenmesi, sizi koruyacağız adı altında LGBTQ aktivizmlerinin yasaklanması büyük bir gerileme ve hiçbir şey yapılamıyor.

Biz mesela Gayhane üzerinden, neredeyse 20 yıldır çaldığım bir partiyi Berlin’de düzenliyoruz. Her ayın en son cumartesi gününde yaptığımız oldukça oryantal bir parti, elektroniğin belki yüzde beşlerde çalındığı bir yer. Oyun havalarıdır, miskettir, halaylardir, darbukasıdır, pop… Aslında biz orada para toplayıp bağış yapmaya çalışıyoruz Onur Yürüyüşü’ne veya çeşitli derneklere. Yani bazen düşünüyorum, İstanbul iki tane Onur Yürüyüşü olan bir şehir yani bir LGBT’lerin yürüdüğü bir de Trans Pride’ımız vardı. Ve bunu yapan hiçbir yer yok aslında. Ama işte engelleniyor…

Aynı zamanda Berlin’de gerçekleşen MyFest organizasyonun ImPort-ExPort sahnesinin küratörlüğünü yapıyorsunuz. Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen festivalin küratörlüğünü üstlenme hikayesi nasıl başladı? Ve tabii, bu seneki performansları nasıl değerlendiriyorsunuz?

 MyFest 10 yıldır yaptığım, 1 Mayıs’ta yer alan bir sahne. Aslında 9 tane sahne var ve o sahnelerden bir tanesini 10 yıldır yapıyorum. Ve en politik sahne diyebilirim sanırım. Hep bir LGBTQ standı yer alır bilgi alışverişi yapmak için. Ve daha çok mülteci kadınlardan oluşan yemek satışının yapıldığı standlar da var. Bir yandan da daha çok sol görüşlü, sosyalist veya politik eleştirilere sahip müzik grupları çoğunlukla yer alır. Hakan Vreskala öyle bir arkadaşımız mesela. Yıllardır tanırım kendisini. Bayılarak yaptığım bir iş. Ona yakın grup sahne alıyor. Ve genelde gecesinde de, bir drag-queen ya da bir dansöz sahneye çıkar ve politik bir konuşma yapar. Her şeyi politize etme çabam var. İnsanları bir şekilde yüzleştirmek ve zorlamak gerekiyor. Homofobik reaksiyonlar olduğu zaman direkt ben de reaksiyon gösteriyorum. Çünkü ben evet kadın doğdum ama kendimi daha çok transeksüel olarak tanımlıyorum. Inter değilim, daha çok transeksüel. İkisini birden yaşayan bir insan diyeyim. Arası değil, ben ne olduğumu bilmiyorum diyenlerden değil de “Anacım şurada da var bir şey, burada da testesteron var burada da östrojenim var” ikisini birden yaşıyorum işte ben. Öyle kendini rahat hisseden. Aslında non-binary de diyebilirsin.

Neyse, orada çıkan grupların hepsinin homofobik olmamalarına, transfobik olmamalarına dikkat ediyorum. Ama bu 1 Mayıs’ın da getirisiyle böyle bir sahne. Bunun yanı sıra underground festivaller de düzenliyorum. 2014 yılında Berlistanbul25 isimli festivali düzenlemiştim. Hem Berlin’de hem İstanbul’da. 5 gün boyunca devam etmişti. Bir taraftan panellerin de olduğu bir festivaldi. En son #disPlaced #rePlaced isimli bir festival düzenledik. O da 3 günlük bir festivaldi. Birinci gün daha çok politik, ikinci gün daha çok queer ve kimlik üzerineydi. Mesela Rüzgar Buşkin’in Diren Ayol filmini göstermiştik. Aynı festivalin kapsamında Kater Blau’da da DJ performansı gerçekleştirmiştim. Biz bastık Kater Blau’yu o gece Türklerden oluşan bir ekip ile, Türk Elektronik Müzik Gecesi yapmıştık. Üçüncü günümüzde daha çok çocuklara hitap eden workshopların olduğu, deneysel ve klasik müziklerin yer aldığı bir geceydi.

ImPort-ExPort sahnesinde de yer alan, Hakan Vreskala ile ortak çalışmanız “Bir Çift Turna” Epic İstanbul ile yayınlandı! Dinlemeye doyamadığımız parça nasıl ortaya çıktı? Single’ın EP veya albüme dönüşme olasılığı var mı? Daha fazla işbirlikleri bizi bekliyor mu?

Hakan’ı zaten bir on yıldır tanıyorum. Onunla tanışmam da şu şekilde oldu; ben İsveç’e davet edildim grubumla. O zamanlar benim Akasha Crew diye oldukça genre-bender elektronik, geleneksel bir grubum vardı. Hakan ile de sohbet ediyorduk nerden geldin, ne çalıyorsun diye. Darbuka dedi, ben dedim ki biz yarın sahneye çıkıyoruz. Gelsene sen de bizimle beraber çal. Çaldı, çok eğlendik. Beraber İspanya’ya tura da gittik. Sonra Hakan kendi elektronik grubunu kurmaya başladı. Ben de durmadan davet ettim Berlin’e. Çünkü duruşunu da müziğini de çok seviyorum. Sürekli biz neden bir şeyler yapmıyoruz diye konuşuyorduk. Ben ritimler çalıyordum, o da üzerine bir şeyler yapıyordu. Sonra geçen sefer “İpek, artık bunun bi adını koyalım da bir şeyler yapalım.” dedi. Sahneye çıkmıştık geçen sene, karar verdik. Mahir isimli arkadaş da geldi, sen de bir şeyler çal dedik. O da bağlamayı çaldı. Çektim, üzerine çalışmaya başladım ben de. Bu esnada Ali Çetinkaya bana yazdı, biz Epic Division diye bir şey yapıyoruz, seni de izliyoruz, müziklerini beğeniyoruz, ilgini çeker mi deyince ben de bir parçayı bitirmek üzereyim bir dinleyin dedim. Çok sevdik dediler ve ortaya bu çıkmış oldu. Hakan ile zaten uzun süredir bir şeyler yapmak istiyorduk. Kafamız bir çok konuda aynı gidiyor. Duruşlarımız konusunda, müzik konusunda. Yıllardır zaten bu işin içerisindeyiz. Birbirimizi sık sık görüyoruz. Neden beraber çalışmıyoruz diye ilerledi. Fakat, albüm yapacak kadar fazla üretimimiz olur mu bilmiyorum. Oldukça zaman alan bir şey. Şimdi o Stockholm de yaşıyor ben Berlin’deyim. Onun da benim de konserlerimiz var. Zaman içerisinde olur mu olmaz mı bilmiyorum. Ama devamını istiyoruz. Yeni parçaya da başlamak üzereyiz. Çekimler de bitmek üzere. İşin güzeli, müziği elektronik olarak ürettiğin anda internet üzerinden paylaşım yapılabiliyor. Üretim çok daha hızlanmış oluyor böylece. Hep aynı şehirde de olmamıza gerek yok.

Dinleyicilerinize iletmek istediğiniz bir mesajınız var mıdır?

 Yalnız değilsin. Senin gibi düşünen bir çok insan var. Kendini bırakma, kendine inan ve yoluna devam et!

Ana Görsel: Melis Özdil